Spectre eleştirisi

Dokuz yıl önce, sevdiğimiz ama Jason Bourne gibi daha modern, daha inandırıcı beyaz perde ajanlarının yanında raf ömrünü doldurmaya başladığını da üzülerek kabul etmek zorunda kaldığımız 007’yi canlandıracak bir sonraki aktörün Daniel Craig olduğunu duymak pek az kişide büyük bir heyecan yaratmıştı. Aralarında bulunduğumu söylemekten gurur duymadığım büyük bir çoğunluk, Heath Ledger’ın Joker’i canlandıracağı duyulduğunda bazı çevrelerden yükselen tepkileri hatırlatan bir tür muhafazakar ön yargı hareketine kapılıp aktörün rol için ne kadar kötü bir seçim olduğunu pek de sofistike sayılmayacak şekillerde ifade etmişti. Şahsen ben Craig’in James Bond’un baş düşmanı, dünyayı ele geçirmeye çalışan çelik bakışlı süper kötü rolü için seçmelere katıldığında fark edilmiş olabileceğini düşünmüştüm.

Derken Casino Royale geldi ve bütün ön yargılar, önceki 007 filmlerinden alışık olmadığımız o basit ama etkili açılış sahnesinde Bond ile kısa ve acı verici bir kavgaya girişen adamla birlikte bir kaşık suda yavaş yavaş boğuldu. Tekrar ayaklanmaya çalıştıklarında ne olduğunu da bu yazıyı okuyanlara anlatmama gerek yok sanırım. Karşımızda karizmasından ödün vermese de hiçbir zaman bir playboy gibi görünmeyen, Martini’sinin çalkalanmış ya da karıştırılmış olmasını umursamayan, saçının fönünü ya da smokininin ütüsünü bozmaktan çekinmeyen, en yakındaki bilim kurgu filminden ödünç alınmış gibi duran son teknoloji ürünü aletler yerine basit bir el tabancası ya da sadece çıplak ellerini kullanan; acı çekişini, korkularını ve zayıf yönlerini görebildiğimiz, daha insan bir Bond vardı ve bu adamın perdedeki her saniyesini izlemek heyecan vericiydi. Böyle başlayan seri, büyük bir potansiyelin profesyonelce harcanışını hayal kırıklığıyla izlediğimiz Quantum of Solace ve Sam Mendes’in güçlük çekmeden kalbimizi tekrar kazanmayı başardığı Skyfall ile devam etti.

Bunların ışığında bakıldığında, kendisini sevmeyenlerin bile en azından hakkını yememek adına seriye yeni bir soluk getirdiğini kabul edeceği Daniel Craig’i James Bond olarak son kez izleyeceğimiz Spectre, yılın en heyecan verici sinema olaylarından biri oluyordu. Yine bunların ışığında biraz daha yakından bakıldığında ise, bir Pierce Brosnan Bond’u gibi başlayıp bir Die Hard filmi -kötü olanlarından- gibi biten bir film ile karşılaşmak, yılın en büyük hayal kırıklıklarından biri oldu. Spectre, sadece eski Bond filmlerinin standartlarıyla değerlendirildiğinde tatmin edici olabiliyor ve ne yazık ki bu kendisi için söylenebilecek en iyi şey.

Film, ilk bakışta plan sekans gibi görünen ama filmin görüntü yönetmeni Hoyte van Hoytem’in de açıkladığı gibi aslında sadece öyle görünecek şekilde montajlanmış sahnelerden oluşan ve açıkçası plan sekans olması halinde de pek etkileyici sayılmayacak bir sahneyle açılıyor. Ardından nasıl bir film izleyeceğimizin habercisi olduğunu söyleyebileceğim abartılı bir aksiyon sahnesiyle devam ediyor. Kısa bir süre sonra Spectre isimli, küresel olduğu gibi gizemli de kalabilmiş bir suç örgütünden haberdar oluyoruz ve bu örgütün serinin önceki filmlerinde şahit olduğumuz bazı kilit olaylarla da bağlantısı olduğunu öğreniyoruz. Karşımızda çok yaratıcı sayılmasa da bir final için kabul edilebilir olan bir hikaye var. Gel gelelim bu noktadan sonra film yokuş aşağı ilerlemeye başlıyor ve bitene kadar da öyle gidiyor.

Filmin temel problemlerinden biri gösterişe olan meyili. Sanki Sam Mendes, Bond’un önceki dönemini özleyen birilerinin özel isteği üzerine abartı öğesini seriye tekrar kazandırmaya çalışmış. Durum buysa çok iyi bir iş çıkardığını söyleyebilirim.  Skyfall’da 007’ye ekonomik ve bir o kadar da yaratıcı bir icat sunduktan sonra “Ne bekliyordun? Patlayan bir kalem mi?” diyerek bizi gülümseten Q, bu filmde Bond’a patlayan bir saat veriyor. Peki neden? Hangimiz defalarca gördüğümüz o uçuk ekipmanları özledi? Ayrıca burada ne düşünmemiz lazım? Bond dünyanın en büyük suç örgütünün kucağında eli kolu bağlı otururken patlayacak bir Omega Seamaster’ın onu kurtaracağını mı? Ne yazık ki evet.

Filme adını veren büyük suç örgütü Spectre ise başka şekillerde hayal kırıklığı yaratıyor. Eyes Wide Shut’tan hallice bir sahne ile bize başarılı bir şekilde pazarlanan örgüt, asla filmin bizi başlarda inandırdığı kadar etkili olamıyor. Bunu en iyi filmin ortalarında, Bond’un tamamen çaresiz bir haldeyken ucuz bir numara ve ortalama nişancılık becerileri ile örgütün içinden karşısındaki sanki bir kenar mahalle çetesiymiş gibi neredeyse elini kolunu sallayarak çıktığı sahnede görebiliyoruz. Oradan sonra da bu örgütü ciddiye almak pek kolay olmuyor.  Örgütün serinin önceki filmlerinden bazı önemli olaylarla olan bağlantısını açıklamak için de, ciddi bir casus filmine yakışacak ikinci derece bir olaylar zinciri yerine örgüt liderinin Bond’a beslediği kişisel husumet kullanılıyor. Spoiler olmaması açısından bu husumeti burada detaylandırmayacağım ama şu kadarını söyleyebilirim ki özgünlük ve derinlik açısından eski Yeşilçam filmlerini aratmıyor ve seyircilere bir sahnede kısa süren bir şok yaşatmaktan başka pek bir şeye yaramıyor. Spectre’nin lideri ve Bond arasındaki her sahne bu düşmanlığın mevcut olmaması durumunda da işleyebilecekse, ekstra dramanın gereği ne?

Tam da eski Bond filmlerinden net bir şekilde ayrıldığı için bu kadar başarılı olmuş bir seriyi neden o eski filmleri andıran bir finalle bitiriyorlar sorusuna bir cevap bulmaya çalışırken, Hollywood Aksiyonları 101 kitabından birebir uyarlanmış gibi görünen bir üçüncü perde ile film sonlanıyor.

Christoph Waltz, örgütün lideri rolünde abartısız ve son derece etkili bir performans sergileyerek 50 yaşını böyle karakterleri oynamak için geçmiş olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Kendisini izlemek her zaman olduğu gibi son derece zevkli. Bir diğer merak edilen isim Monica Bellucci’nin durumu ise biraz düşündürücü. Filmdeki rolü, ancak filmde oynayacağı hiçbir şekilde duyurulmasaydı ve filmi izleyenler için tamamen bir sürpriz olsaydı mantıklı olurdu. Fakat hikayede bir önemi olmayan basit bir cameo olduğu söylenebilecek bir rol için fragmanlara çıkması ve 50 yaşında bir Bond kızı! tarzında başlıklara konu olması insanı düşündürüyor. Bu, yeni bir aktörün ilk Bond filmini izliyor olsaydık ucuz ama en azından anlaşılır bir reklam teşebbüsü olurdu ama bu filmin izleyici çekmek için böyle bir reklama ihtiyacı yoktu.

Bond kızının hikayesi -Bond tarzı bir bebek bakıcılığı da denebilir- Casino Royale’deki kadar etkileyici olmaktan çok uzak ama Quantum of Solace ve Skyfall’ın da çok üzerinde olduğu için kabul edilebilir. Ayrıca filmde yeteri kadar can sıkıcı detay varken kimsenin Léa Seydoux’u görmekten sıkılacağını sanmıyorum.

Bu Bond’un hikayesi bu film ile bitti mi yoksa devam edebilir mi diye kafa yormanın pek gereği yok. Hepimiz çok iyi biliyoruz ki istenirse Daniel Craig 10 tane daha Bond filmi çekebilir. Her zaman bir örgüt, bir süper kötü ya da başka bir tehdit bulunacaktır, yeter ki yapımcı ve oyuncular istesin. Bu seri böyle bir finali hak etmiyordu diye sızlanmak istemiyorum ama açıkçası bu seri böyle bir finali hak etmiyordu. Sanırım en azından içinizi rahatlatmak için serinin geçmişine saygı duruşu niteliğinde bir film klişesine sığınabilirsiniz. Daniel Craig Bond’u tekrar oynamaktansa bileklerini kesmeyi yeğleyeceğini söylemişti. Tükürdüğünü yalaması ümidiyle…

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.

Yorumlarınız: