Sin City: A Dame to Kill For – Eski günleri hatırlamak

Son on yılda Hollywood’dan çıkmış en heyecan verici filmlerden birinin devamını izlemeye gidiyorsanız, içinizde merak ve heyecan ile birlikte doğal olarak biraz endişe de yer alabilir. Zamanında gişede başarı elde etmiş birçok filmin adının, insanların ilgileri hala canlıyken cüzdanlarından biraz daha para çıkarmalarını sağlamak amacıyla çekildiği çok belli olan zorlama devam filmleri yüzünden nasıl lekelendiğini biliyoruz.

Sadece korkuların boşa çıkmasını görmek bile güzel. Dokuz yıllık bekleyişin ardından gelen A Dame to Kill For, bize kendisinden beklediğimiz birçok şeyi veriyor: Ucuz diyaloglar, maço adamlar, fettan kadınlar, bolca kurşun, bolca kan, ve hepsinden önemlisi, o ilk görüşte aşık olduğumuz siyah beyaz dünyadan büyüleyici görüntüler. Bunlara, atmosfere zarar veren bazı eklemeler ve bazı mecburi eksiklikler de eklenince, filmi izlemek güzel zamanlar geçirdiğiniz bir yerde yıllar sonra çıkılan bir yürüyüş gibi, acı/tatlı bir deneyim haline geliyor. Temponun bariz bir şekilde düşmesi, ilk filmden aradığımız yüzler, Bruce Willis’in karizmatik bir hayalet olarak etrafta dolanması ve babasının evindeki fotoğraflarda kin dolu bir pozla kendini gösteren sarı piç, bize hüzünlü bir şekilde ilk filmi hatırlatıyor.

Uyarı: Buradan sonrasında, çok az da olsa filmde olan olaylardan, ve büyük ihtimalle filmde oynadığını bilmediğiniz bir iki sürpriz oyuncudan bahsediliyor.

Manidar bir şekilde A Dame to Kill For, çok kısa bir aksiyon sahnesinden sonra, birçok kişinin favori karakteri olan Marv’ın doğup büyüdüğü mahallelere yaptığı bir yürüyüş ile başlıyor. İlk filmde sahip olduğu kısa sürede izleyicilerin kalbini çalmakta zorlanmayan sevimli devin bu filmde bir çeşit başrol oynadığı söylenebilir. Ara ara karşımıza çıkmasının yanı sıra, kendisini üç farklı hikayede izliyoruz. Marv benim de en sevdiğim karakterlerden birisi, ama filmi böyle domine etmesinin kendi karizması ve filmin çok sesliliği açısından iyi olmadığını düşünüyorum.

İlk filmde Clive Owen tarafından canlandırılan Dwight McCarthy karakterini bu filmde Josh Brolin perdeye taşımış. İlk başta insanın aklına bunun nedeninin aktörlerin programlarının uyuşmaması olduğu gelse de, gerçekte durum birazcık daha farklı. Dwight karakterinin ilk filmdeki hikayesi The Big Fat Kill, ikinci filmdeki hikaye A Dame To Kill For‘dan sonra geçiyor. A Dame To Kill For‘daki bir olaydan sonra, Dwight ameliyat olup yeni bir yüze kavuşuyor. Zaten karakterin çizgi romanlardaki farklı hikayelerde nasıl göründüğüne bakılırsa, Josh Brolin seçimi gayet uygun görünüyor. Tabii programların uyuşmaması olayı filme yine bir şekilde etki etmeyi becermiş ve bu filmde ameliyat sonrası Dwight’ı Clive Owen’ın oynaması gerekirken, o iş de Josh Brolin’e kalmış. Neyse ki kendisi çok iyi bir iş çıkarmış. Özellikle çizgi romanları okuyanların gayet memnun kalacaklarını düşünüyorum.

Filme dahil olan iki yeni karakter – Johnny rolünde Joseph Gordon Levitt ve uğruna öldürülecek kadın Ava rolünde Eva Green – hem görünüş, hem de hal ve tavırlar olarak filmin atmosferine çok iyi uyum sağlamış. Atmosfer ve filme eklenen karakterler demişken, maalesef filme en büyük darbelerden birini çok sevdiğim oyuncu Jeremy Piven’ın vurduğunu düşünüyorum. Sitcomvari performansı filmin tonuyla hiç uyuşmamış. İki tane gülümseten ekleme ise Lady Gaga ve yıllar sonra biraz daha farklı bir doktor rolüyle karşımıza çıkan Christopher Lloyd olmuş. Yakın zamanda hayatını kaybeden Michael Clarke Duncan yerine filme dahil olan Dennis Haysbert, Manut olarak son derece etkili bir profil çizerken, her eve lazım sevimli psikopat Miho rolünde Jamie Chung ne kadar iyi de olsa, gözler yine Devon Aoki’yi arıyordu…En azından benim gözlerim.

İlk film – 15 kere “İlk film” dersem para alacağım- gibi A Dame to Kill For da, hem görüntüleri hem felsefesi ile Amerikan kara film(film noir) geleneğinin modern bir temsilcisi. Yüksek siyah beyaz kontrastı, ahlaksız karakterler, oldukça çekici – ve bir o kadar da tehlikeli – kadınlar ve havada uçuşan bolca kurşun ile, 40’lı ve 50’li yılların unutulmaz Amerikan dedektif filmlerine özgü tarzın bugün de izleyicileri etkilemekte zorlanmadığını görüyoruz. Filmin gişede beklenen açılış başarısını elde edememesini ise verilen dokuz yıllık araya bağlayabiliriz sanırım. Ama gişe kimin umurunda? (Yapımcılar, yönetmen, senarist ve oyunlar hariç.)

Sin City‘i iyi bir film yapan en önemli şey, teknolojiyi estetiğe ve dolayısıyla sanata hizmet edecek şekilde kullanabilmesiydi. Sinema görsel bir sanattır ve bir filmin bir çok bileşeni de olsa, sonunda en önemli şey yine görüntülerdir. Senaryosunu okuduğunuzda büyük ihtimalle kısa sürede sıkılacağınız bir filmi gözlerinizi kırpmadan izleyebiliyorsanız, bu bir sinema başarısıdır. Günümüz filmlerinde teknolojinin rolü ve dozajı hakkında ne düşünürsek düşünelim, sinema, tarihi boyunca teknoloji ile birlikte ilerleyen bir sanat olmuştur. İlk efekt olduğunu söyleyebileceğimiz ışık kullanımını düşünün. Doğru ışıklandırma ile en ifadesiz yüz son derece tehdit edici, çekici, karizmatik ya da gizemli bir yüze dönüşebilir. Sessiz filmlerden seslilere, renksiz filmlerden renklilere geçişi düşünün. Sinema gelişen teknolojiyi kucaklar ve bu birlikteliğin kötü örnekleri -etraftaki efekt çöplüğü sayısız film gibi- nasıl batırılıyorsa, iyi örneklerinin de öyle yüceltilmesi gerekir.

Sin City, teknoloji ile sanatın doğru ölçülerle harmanlanmasıyla ortaya çıkmış iyi bir filmdi. Aynı şeyi A Dame to Kill For için de söyleyebiliriz. Bu yüzden de, Sin City isminin hakkını veren başarılı bir devam filmi olduğunu düşünüyorum.

 resim: nukethefridge.com’dan aldım. Ama onlar da büyük ihtimalle kendileri yapmamıştır.

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.

Yorumlarınız: