Sayıklamalar

“Zamanı gelmiş bir fikrin önünde hiçbir ordu duramaz.”

-Victor Hugo

Konuşulmayı hak eden -ya da hak etmeyen- belli başlı konulardan kısa kısa bahsetmek istiyorum. Hepsi hakkında iki yüz – üç yüz kelimelik ayrı ayrı yazılar da yazabilirdim tabii ama o zaman da bu blog ziyaretçileri iki dakika daha tutabilmek adına atmadığı takla kalmayan sitelere benzerdi. Yani hemen hemen her siteye. Neyse, sonuç olarak ayrı ayrı başlıklar açmak istemediğim sayıklamalarım için böyle bir yazı yazmayı uygun gördüm. Başında editör bulunmayan bana ait bir sitede yazdığımı düşünürsek de, bir şeyi uygun görmem onun uygun olduğu anlamına geliyor.

Uyku ile başlamak istiyorum. Başka yerlerde defalarca söylenmiş bir şeyi tekrarlamaktan hoşlanmasam da(keşke bunu Victor Hugo’dan alıntı yaparak başladığım bir yazıda belirtmeseydim) hayatımızın dörtte biri civarlarında bir zamanı uykuda geçirdiğimiz gerçeğini vurgulama ihtiyacı duyuyorum. Bu korkutucu olmasa da can sıkıcı bir düşünce ve beni rahatsız ediyor. Düşünün ki seksen yıl yaşayacaksınız. Demek ki ömrünüzün ortalama yirmi yılı uykuda geçecek. O yirmi yılda yapabileceklerinizi bir düşünsenize. Can sıkıcı. Ama sanırım bu konuda bana kendimi iyi hissettirecek bir yöntem buldum. Yardımsever biri olduğum için de bunu sizinle paylaşacağım: Ömrünüzün uykuda geçecek kısmını kötü anlar ile doldurmak. O yirmi yıl boyunca gezip görebileceğiniz yerleri ya da izleyebileceğiniz güzel filmleri düşünmeyin. Onun yerine, o yirmi yılı reddedilişler, topluluk önünde yapılacak bol ses çatlamalı konuşmalar, kalabalık bir barda hızla kafanıza diktiğiniz bira şişesini aynı hızla masaya koyduğunuzda şişenin bir yanardağ gibi taştığı anlar, soğukta beklenen otobüsler ve daha niceleri ile doldurun. İşe yarıyor. Bir süreliğine.

Zaten gereğinden fazla zamanı uyuyarak geçiriyorken bilinçli anlarımı da uykudan bahsederek harcamak hoş değil tabii ama bahsetmeden geçemeyeceğim ve bir türlü anlayamadığım bir olay var: Uyuyakalan insanların uyandırıldıkları zaman uyuduklarını kabul etmemeleri. Kabul etmemekle de kalmayıp sanki uyumak yüz kızartıcı bir suçmuş gibi agresif bir savunma tavrı takınıyorlar. İki – üç kişi televizyon izliyorsunuz diyelim. Önemli bir program olmasına da gerek yok. Bir kişi mutlaka uyuyakalır. Uyandırırsınız. Önce etrafa bir “Ben çalmadım! Hırsız ben değilim!” bakışı atar. Sonra da “Uyumadım! Yok canım uyumuyordum…” diye başlar…

“Hayır uyumuyordum, sadece arada bir gözlerimi kapatıp ağzımı açıp başımı arkaya atar ve yavru ayıların çıkardıklarına benzer sesler çıkartırım. Böyle bir alışkanlığım var.”

İyi geceler dilerken utanan insan görmedim. Uyuyakalmış olmaktan niye utanıyorsunuz? Hepimiz uyuyoruz işte.

***

İnsanların yaşadıkları şehirler ile gurur duymalarını bir türlü anlayamıyorum. Üzerinde yaşadıkları toprak, su ve binalar topluluğunu sanki başlı başına bir insanmış gibi gururla övüyor ve savunuyorlar. Bir insan örneğin anneniz hakkında olumsuz bir şeyler söylediğinde, haklı bile olsa savunmaya geçersiniz. Bu anlaşılır. Ama yaşadığınız şehir eleştirildiğinde neden onur meselesi gibi savunuyorsunuz ki? Siz dünyaya gelmeden uzun yıllar önce de o şehir vardı, siz varoluştan silindikten uzun yıllar sonra da var olmaya devam edecek. Ne o size ait, ne de siz ona aitsiniz. O sizin gereğinden fazla umurunuzda, ama siz onun umurunda değilsiniz. Belediye başkanı falan olsanız anlarım. Şehre kattığınız bir şey de yoksa orası sizin nefes alıp verdiğiniz yerden ibarettir. Herkes bir yerlerde nefes alıp vermek zorunda. Nefes alıp verdiğiniz yere babanız ya da çocuğunuz muamelesi yapmayın. Abartmayın.

***

Maymun iştahlılığa haksızlık edildiğini düşünüyorum. Tanımı gereği birisinin maymun iştahlılık yapabilmesi için önce herhangi bir şeye olan ilgisini yitirmesi gerek. Bir şeye ilgi duymak ya da ilgimizi yitirmek ise bizim elimizde değil. E ne yapsın herif sırf millet maymun iştahlı demesin diye ilgi duymadığı bir işle uğraşmaya devam mı etsin? Dünyada ilgilenecek çok şey var ve ömrümüzün kısıtlı olduğunu düşünürsek ne kadar dolu bir hayat yaşarsak yaşayalım çok şey kaçıracağımız bir gerçek. Durum buysa, artık ilgimizi çekmeyen bir konu üzerinde bir saniye bile durmanın kendimize haksızlık etmek olacağını düşünüyorum. Maymun iştahlı olmak boşa zaman geçirmekten iyidir. Tabii bir işi yarıda bırakırsanız o iş üzerinde harcadığınız zamanın da boşa geçen zaman olacağını söyleyebilirsiniz. Ama yanılıyor olursunuz. Sonuç ne olursa olsun, eğer  geçirdiğiniz kısıtlı zaman sizi mutlu ettiyse önemli olan o değil midir? Gitarda kulağıma hoş gelen kısımlarına kadar öğrendiğim bir sürü şarkı var. Gerisini bilmiyorum, umurumda da değil. Size de tavsiye ederim.

 

***

Haksızlık yapılan bir diğer özellik de üşengeçlik. Şahsen maymun iştahlılık gibi bunu da bünyemde barındırıyorum ve kendisine kötü gözle bakanları ikinci bir bakışa davet etmek istiyorum. Üşengeçlik, pratik zekayı ve yaratıcılığı körükler. Bu yüzden de tarihteki en önemli icatların birçoğu insanların üşengeçliğinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Düşünün. İki adım yürümek bir taraflarına zor gelmeseydi adam tekerleği icat eder miydi? Ya da ayağa kalkıp televizyonun yanına kadar gitmeye üşenmeseydi uzaktan kumandayı yapabilir miydi? Üşengeçleri hafife almayın, dünyayı değiştirebilirler. Üşenmezler ise.

 

***

Anı yaşamak…Anı yaşayamadığı için üzülenlere iyi bir haberim var: Hepimiz anı yaşıyoruz. Eğer yaşıyorsak, anı yaşamaktan başka çaremiz de yok zaten. Geçmiş geçmiştir, gelecek de gelecek ya da gelmeyecektir ama bizim yaşadığımız, andır. Eugene O’Neill boşuna dememiş: “Geçmiş ya da gelecek diye bir şey yok. Sadece sonsuza kadar süren şu an var.” diye. 

***

Ölüm yerine belli başlı “yumuşatıcı” terimler kullanılması hoşuma gitmiyor. Hayata gözlerini yumdu…Hayata veda etti…Aramızdan ayrıldı…Neden Öldü diyemiyorsunuz? Tamam hoş bir düşünce değil ama kelimenin ne suçu var? Sanki diğerleri akla başka şeyler getiriyor. Acaba ölüm korkusunu nesillerden beri üzerimizden atamıyor oluşumuzda yumuşatıcı terimlerin ve ölümü görmezden gelmemize yardımcı oluyor olmalarının bir etkisi olabilir mi? Ama “İmamın kayığına binmek” sözü hoşuma gidiyor. Çok şiirsel.

***

Hayatı beden ile zihin arasındaki en azından biri ölene kadar bitmeyen bir savaş olarak düşünmek de mümkün.  Bir tanesi sigara istiyor, diğeri portakal suyu içsen daha iyi diyor. Bir tanesi yatıp bilgisayar oyunları oynamak istiyor, diğeri ödev yapmalısın diyor. Bir tanesi milletle düşüp kalkmak istiyor, diğeri “Ama evlisin” diyor. Bir tanesi kalk da bir yarım saat koş diyor, diğeri onun yerine yarım saat uyurum diyor…Genelde vücudun kazanmasının nedeni zihnin “Tamam canım, bu son olsun işte… Bir daha dikkat edersin” diyerek kendini avutabilmesi olabilir… 

***

Bazı insanların birilerine önemli bir şey söylemeden önce “Yanlış anlama” diyerek bir güvenlik ağı sermeye çalışmalarını saçma buluyorum. Doğru anlat o zaman. Özellikle de duyguların açıklanmasından önce sık kullanılıyor. “Yanlış anlama ama senden hoşlanıyorum”  O zaman bu “Senden hoşlandığımı söylediğime bakma, aslında senden ölesiye nefret ediyorum.” demek olmuyor mu? 

Bu kadar. Şimdilik…

Resim: Alex

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.

Yorumlarınız: