By the Sea

Güneşli bir günde, üstü açık bir araba ile Güney Fransa sahillerinde yapılan bir yolculuğun sonunda söyleyebildiğiniz tek şey “Balık kokusu alıyorum” ise, pek mutlu biri değilsinizdir. Eski bir dansçı olan Vanessa(Angelina Jolie Pitt) hakkında söylenebilecek çok şey olsa da, söylerken kesinlikle emin olabileceğimiz şeylerden bir tanesi mutlu biri olmadığı. Evli bir kadının olabileceği kadar yalnız ve yalnızlıktan çok bu yalnızlığın paylaşılması ile ilgili problemleri var. Saklamak için biraz daha fazla çaba gösterse de, kocası Roland da(Brad Pitt) mutlu biri olmaktan olabildiğince uzak. Ayrıca kendisi bir yazar ve yeteri kadar sorunu yokmuş gibi bir de yazarları anlatan çok sayıda filmin favori konularından olan yazar tıkanıklığından muzdarip. Çift, hem Roland’ın yaratıcı potansiyelinin açığa çıkmasına, hem de bir değişikliğe her şeyden çok ihtiyacı olduğu aşikar olan evliliklerine yardımcı olabilmesi için, hayatta yapılabilecek en iç açıcı değişikliklerden birini yaparak Güney Fransa’ya gidiyor ve bir sahil kasabasında bulunan eski bir motele yerleşiyor. Fakat tahmin edebileceğiniz üzere, genelde olduğu gibi, sahne değişikliği ne kadar büyük olursa olsun, karakterlerin değişmesine yetmiyor.

Spectre eleştirisi

Dokuz yıl önce, sevdiğimiz ama Jason Bourne gibi daha modern, daha inandırıcı beyaz perde ajanlarının yanında raf ömrünü doldurmaya başladığını da üzülerek kabul etmek zorunda kaldığımız 007’yi canlandıracak bir sonraki aktörün Daniel Craig olduğunu duymak pek az kişide büyük bir heyecan yaratmıştı. Aralarında bulunduğumu söylemekten gurur duymadığım büyük bir çoğunluk, Heath Ledger’ın Joker’i canlandıracağı duyulduğunda bazı çevrelerden yükselen tepkileri hatırlatan bir tür muhafazakar ön yargı hareketine kapılıp aktörün rol için ne kadar kötü bir seçim olduğunu pek de sofistike sayılmayacak şekillerde ifade etmişti. Şahsen ben Craig’in James Bond’un baş düşmanı, dünyayı ele geçirmeye çalışan çelik bakışlı süper kötü rolü için seçmelere katıldığında fark edilmiş olabileceğini düşünmüştüm.

Derken Casino Royale geldi ve bütün ön yargılar, önceki 007 filmlerinden alışık olmadığımız o basit ama etkili açılış sahnesinde Bond ile kısa ve acı verici bir kavgaya girişen adamla birlikte bir kaşık suda yavaş yavaş boğuldu. Tekrar ayaklanmaya çalıştıklarında ne olduğunu da bu yazıyı okuyanlara anlatmama gerek yok sanırım. Karşımızda karizmasından ödün vermese de hiçbir zaman bir playboy gibi görünmeyen, Martini’sinin çalkalanmış ya da karıştırılmış olmasını umursamayan, saçının fönünü ya da smokininin ütüsünü bozmaktan çekinmeyen, en yakındaki bilim kurgu filminden ödünç alınmış gibi duran son teknoloji ürünü aletler yerine basit bir el tabancası ya da sadece çıplak ellerini kullanan; acı çekişini, korkularını ve zayıf yönlerini görebildiğimiz, daha insan bir Bond vardı ve bu adamın perdedeki her saniyesini izlemek heyecan vericiydi. Böyle başlayan seri, büyük bir potansiyelin profesyonelce harcanışını hayal kırıklığıyla izlediğimiz Quantum of Solace ve Sam Mendes’in güçlük çekmeden kalbimizi tekrar kazanmayı başardığı Skyfall ile devam etti.

Bunların ışığında bakıldığında, kendisini sevmeyenlerin bile en azından hakkını yememek adına seriye yeni bir soluk getirdiğini kabul edeceği Daniel Craig’i James Bond olarak son kez izleyeceğimiz Spectre, yılın en heyecan verici sinema olaylarından biri oluyordu. Yine bunların ışığında biraz daha yakından bakıldığında ise, bir Pierce Brosnan Bond’u gibi başlayıp bir Die Hard filmi -kötü olanlarından- gibi biten bir film ile karşılaşmak, yılın en büyük hayal kırıklıklarından biri oldu. Spectre, sadece eski Bond filmlerinin standartlarıyla değerlendirildiğinde tatmin edici olabiliyor ve ne yazık ki bu kendisi için söylenebilecek en iyi şey.

Büyük 2015 Oscar adayları yazısı

Oscar törenlerini her sene izlerim ama uzun zamandır ödül gecesini bu kadar büyük bir merakla beklediğimi hatırlamıyorum. Bunun nedeni senenin en iyi film adaylarındaki iştah kabartan çeşitlilik. Farklı tür ve tarzlarda oldukça iddialı ve başarılı sekiz film ile karşı karşıyayız. Bir bakalım: Oscar’lardan çok festivallere yakışan bir büyüme hikayesi, alanlarındaki en önemli isimler arasında sayılabilecek adamları anlatan dört biyografi, bir müzik ve gençlik filmine benzemeyen bir müzik ve gençlik filmi, tuhaf, cesur ve özgün bir yıldızlar topluluğu draması ve -ekstra bir tanıma ihtiyaç duymadığını düşünüyorum- bir Wes Anderson filmi. Bu yazıyı hepsini izledikten sonra yazmak isterdim ama henüz altı tanesini izleyebildim ve ödüllere iki gün kaldı. O yüzden başarılı yönetmenler ve blogumun sıkı takipçileri Morten Tyldum ve Ava DuVernay’dan özür diliyor, filmlerini ödüllere kadar izleyeceğime maalesef söz veremiyor ve diğer altı en iyi film adayı hakkındaki görüşlerime geçiyorum:

Arabesk lakırtılara Garp’tan nağmeler

Yazan: Salı, Aralık 9, 2014 0 , , , Permalink 0

Genelleme yapmak, kalabalığın içindeki birisinin kafasına içi su dolu bir balon fırlatmak gibi bir şey.  Hedefi vursanız bile ister istemez hiçbir suçu olmayan insanları da ıslatıyorsunuz. Şahsen pek tercih ettiğim bir yaklaşım değil. Ama bazı konularda herkes ıslanmayı hak eder. Bu bazı konulardan bir tanesi de aşk.

Aşk…Yaşınız, ilgi alanlarınız, oturduğunuz semt, aile değerleriniz ve kendinize dokunurken hayal ettiğiniz ünlüler ne kadar farklı olursa olsun hayatınızda en az bir kez başınıza gelmiş bir fenomen. Burada aşkın insana yaptırabileceklerinden bahsederek vakit kaybetmeyeceğim. Zira kadınsanız bunları düşünmüş ve arkadaşlarınıza anlatmış, erkekseniz de yapmışsınızdır. Defalarca…Onlar için bir çare olmadığını düşünüyorum. Ben daha çok, aşkın insana söyletebileceklerinden, ve bunları söylemekte zorluk çeken insanların işine yarayabilecek alternatiflerden bahsetmek istiyorum.

Yukarıda bahsettiğim gibi herkes aşkı bir şekilde hissediyor olsa da, herkes hislerini kelimelere dökmek konusunda rahat değil. Bir an için akla bir insan başka bir insana gayet rahat bir şekilde hakaret edebiliyorken neden iş birisine onu sevdiğini söylemeye geldiğinde şekilden şekle giriyor sorusu gelmiyor değil. Ama şu an ondan bahsetmek konunun dışına çıkmak olurdu. Evet, aşk insanların ağzını birtakım cümleler ile doldursa da bazı insanlar ilgi alanları ve o ilgi alanlarının belirlediği genel tarzları yüzünden bu cümleleri dışarı çıkarmakta zorlanabilirler . Örnek vermek gerekirse, dün Edward Albee’nin oyunlarında gözlemlediğiniz Samuel Beckett etkisinden bahsettiğiniz bir insana bugün “Ya benimsin ya da toprağın!!” ya da “Seni anan benim için doğurmuş” diyemezsiniz. Yani diyebilirsiniz, ama demek isteyeceğinizi sanmıyorum.

İşte böyle anlarda kullanabileceğiniz, aynı hisleri biraz daha içinize sinecek şekilde ifade etmenize yardımcı olacak birkaç parça:

Match Point

Woody Allen’ın yeni filmi Magic in the Moonlight geçtiğimiz hafta sinemalarımızda gösterime girdi. Öyleyse neden 2005 yapımı Match Point‘i incelemiyoruz?

Match Point, Woody Allen’ın bize Manhattan, Crimes and Misdemeanors, Hannah and Her Sisters ve Annie Hall gibi başyapıtlarını verdiği hayat arkadaşı New York’u bir süreliğine terk edip; Paris, Roma ve Barcelona gibi şehirlerle küçük kaçamaklar yaşadığı Avrupa serüvenini başlatan film. Büyük bir ihtimalle de bu serüvenden çıkmış en iyi iş.

Şahsen birkaçını yukarıda yazdığım klasiklerinin bir hayranı olarak, Woody Allen’ın son yıllarda çektiği filmlerin neredeyse hiçbirini izlerken kendimi bir Woody Allen filmi izliyormuş gibi hissetmedim. Çok kendine has bir dili olduğunu ve kariyeri boyunca kendini istikrarlı bir şekilde tekrar ettiğini düşünürsek, kariyerinin ilerleyen dönemleri hakkında birçok hayranının da benim gibi hissettiğine eminim. Yeni filmlerini kötü bulduğumu söylemiyorum tabii. Tam tersine çoğu gayet güzel filmlerdi. Ama hiçbiri Woody Allen’ın filmografisinden konuşurken adından fazla söz edilecek filmler değillerdi.

Match Point hariç.

Herkesin bildiği, ama kimsenin bilmediği müzikler

Klasik müzik hakkında neler söyleyebiliriz?

Maalesef pek az şey.

Peki, klasik müzik hakkında neler söyleyemeyiz?

Ülkemizde büyük fanatik kitlelerini peşinden sürüklediğini söyleyemeyiz mesela. Glenn Gould’un mu yoksa András Schiff’in mi daha iyi bir Bach yorumcusu olduğu konusunda ateşli tartışmalara kulak misafiri olduğumuzu da. Gerçi adil olmak gerekirse birçok farklı coğrafyadaki birçok ülkede de durum pek farklı sayılmaz.

Peki neden?

En azından bizim ülkemiz için konuşacak olursak başlıca nedenin okullarda verilen müzik eğitiminin yetersizliği olduğu söylenebilir. Eğitimli bir kulağın kaliteli müziği eğitimsiz bir kulaktan daha kolay tanıyıp daha fazla takdir edebileceği bir gerçek. Herkesin özel müzik dersi alamayacağı ya da konservatuvara gitmeyeceği de. Dolayısıyla okullarda müzik eğitimine daha fazla önem verilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Bazı okulların yaptığı gibi eğitimi bir kenara bırakacak olursak da, insanların klasik müzikle pek alakadar olmamalarının bir diğer nedeninin çok tanıdık olduğunu göreceğiz:

Tembellik.

Çoğu zaman işimizi gören ne ise onunla yetinmeye meyilliyizdir. Daha zengin deneyimler doğal olarak daha büyük çabalar gerektirir. Biz ise genellikle buna pek yanaşmayız. Çünkü önemli olan rahatımızın yerinde olmasıdır.

Klasik müzik için de aynı durum söz konusudur. Özellikle erken gençlik dönemlerimizde, hissettiğimizi sandığımız duygulara bağırarak  tercüman olan güzel sesli ve güzel yüzlü bir kadından/adamdan etkilenmek çok da zor değildir. Ama iki saat boyunca birbirleriyle uyum içinde çalınan onlarca enstrümanı dinleyeceksek ve gözle görülür tek aksiyon elindeki bir sopayı kendisini umursuyormuş gibi görünmeyen bir gruba eskrim yapıyormuşçasına sallayan beyaz saçlı bir adam ise, durum biraz daha farklıdır. Eğitimsiz bir kulağın buna katlanması ilk başta pek kolay değildir. Doğal olarak bu ne olduğu belirsiz sesler bütünü ile fazla vakit kaybetmeden akorların, gitarların, soloların ve nakaratların güvenli dünyasına döneriz. Klasik müzik de tanıdık ezgiler ile Hollywood filmleri, reklamlar, okul zilleri ve telefon melodilerinde ara ara karşımıza çıkmaya devam eder.

İşte aşağıda bu Hollywood filmlerinde, reklamlarda, okul zillerinde ve telefon melodilerinde hala karşımıza çıkmakta olan, hemen hemen herkesin tanıdığı ve neredeyse kimsenin adını ve bestecisini bilmediği bazı eserleri paylaşacağım. Hem birçok kişinin ilgisini çekeceğini düşünüyorum, hem de kanımca kulağa tanıdık gelen, kolay akılda kalacak melodiler klasik müziğe başlamak için ideal.

Sin City: A Dame to Kill For – Eski günleri hatırlamak

Son on yılda Hollywood’dan çıkmış en heyecan verici filmlerden birinin devamını izlemeye gidiyorsanız, içinizde merak ve heyecan ile birlikte doğal olarak biraz endişe de yer alabilir. Zamanında gişede başarı elde etmiş birçok filmin adının, insanların ilgileri hala canlıyken cüzdanlarından biraz daha para çıkarmalarını sağlamak amacıyla çekildiği çok belli olan zorlama devam filmleri yüzünden nasıl lekelendiğini biliyoruz.

Sadece korkuların boşa çıkmasını görmek bile güzel. Dokuz yıllık bekleyişin ardından gelen A Dame to Kill For, bize kendisinden beklediğimiz birçok şeyi veriyor: Ucuz diyaloglar, maço adamlar, fettan kadınlar, bolca kurşun, bolca kan, ve hepsinden önemlisi, o ilk görüşte aşık olduğumuz siyah beyaz dünyadan büyüleyici görüntüler. Bunlara, atmosfere zarar veren bazı eklemeler ve bazı mecburi eksiklikler de eklenince, filmi izlemek güzel zamanlar geçirdiğiniz bir yerde yıllar sonra çıkılan bir yürüyüş gibi, acı/tatlı bir deneyim haline geliyor. Temponun bariz bir şekilde düşmesi, ilk filmden aradığımız yüzler, Bruce Willis’in karizmatik bir hayalet olarak etrafta dolanması ve babasının evindeki fotoğraflarda kin dolu bir pozla kendini gösteren sarı piç, bize hüzünlü bir şekilde ilk filmi hatırlatıyor.

The Hobbit, or there and back again

the-hobbit-first-edition

Bir çok kitaptan bahsederken  iyi, çok iyi, harika hatta olağanüstü gibi sıfatlar kullanılabilir. Biraz daha az sayıda kitaptan bahsederken ise iyi, çok iyi, harika hatta olağanüstü gibi sıfatlar haklı olarak kullanılabilir. Daha da az sayıda kitap, okunduktan saniyeler sonra, insanda hüzün eşliğinde gelen bir tekrar okuma/hiç okumamış olma isteği uyandırır. Bu kitapların iyi kitaplar olduğu rahatlıkla söylenebilecekken, herhangi bir kitabın iyi olması, okuyan üzerinde böyle bir etki yaratacağını garantilemez. Bulantı’nın çok iyi bir kitap olduğunu söyleyen birisi haksız sayılmaz, ama kitap bittikten sonra aklından “Roquentin’i şimdiden özler oldum, keşke şu kitabı hiç okumamış olsaydım da sıfırdan başlayıp bütün sancılarını onunla birlikte tekrar yaşayabilseydim” diye geçireceğini sanmıyorum. Çünkü, ne kadar iyi olduğundan tamamen bağımsız olarak, okuyucuda o etkiyi yaratacak bir kitap değil.

The Hobbit(ya da Bilbo’nun kullanmayı seçtiği başlığı kullanacak olursak There and Back Again), okuyucuda o etkiyi yaratan bir kitap.