Spectre eleştirisi

Dokuz yıl önce, sevdiğimiz ama Jason Bourne gibi daha modern, daha inandırıcı beyaz perde ajanlarının yanında raf ömrünü doldurmaya başladığını da üzülerek kabul etmek zorunda kaldığımız 007’yi canlandıracak bir sonraki aktörün Daniel Craig olduğunu duymak pek az kişide büyük bir heyecan yaratmıştı. Aralarında bulunduğumu söylemekten gurur duymadığım büyük bir çoğunluk, Heath Ledger’ın Joker’i canlandıracağı duyulduğunda bazı çevrelerden yükselen tepkileri hatırlatan bir tür muhafazakar ön yargı hareketine kapılıp aktörün rol için ne kadar kötü bir seçim olduğunu pek de sofistike sayılmayacak şekillerde ifade etmişti. Şahsen ben Craig’in James Bond’un baş düşmanı, dünyayı ele geçirmeye çalışan çelik bakışlı süper kötü rolü için seçmelere katıldığında fark edilmiş olabileceğini düşünmüştüm.

Derken Casino Royale geldi ve bütün ön yargılar, önceki 007 filmlerinden alışık olmadığımız o basit ama etkili açılış sahnesinde Bond ile kısa ve acı verici bir kavgaya girişen adamla birlikte bir kaşık suda yavaş yavaş boğuldu. Tekrar ayaklanmaya çalıştıklarında ne olduğunu da bu yazıyı okuyanlara anlatmama gerek yok sanırım. Karşımızda karizmasından ödün vermese de hiçbir zaman bir playboy gibi görünmeyen, Martini’sinin çalkalanmış ya da karıştırılmış olmasını umursamayan, saçının fönünü ya da smokininin ütüsünü bozmaktan çekinmeyen, en yakındaki bilim kurgu filminden ödünç alınmış gibi duran son teknoloji ürünü aletler yerine basit bir el tabancası ya da sadece çıplak ellerini kullanan; acı çekişini, korkularını ve zayıf yönlerini görebildiğimiz, daha insan bir Bond vardı ve bu adamın perdedeki her saniyesini izlemek heyecan vericiydi. Böyle başlayan seri, büyük bir potansiyelin profesyonelce harcanışını hayal kırıklığıyla izlediğimiz Quantum of Solace ve Sam Mendes’in güçlük çekmeden kalbimizi tekrar kazanmayı başardığı Skyfall ile devam etti.

Bunların ışığında bakıldığında, kendisini sevmeyenlerin bile en azından hakkını yememek adına seriye yeni bir soluk getirdiğini kabul edeceği Daniel Craig’i James Bond olarak son kez izleyeceğimiz Spectre, yılın en heyecan verici sinema olaylarından biri oluyordu. Yine bunların ışığında biraz daha yakından bakıldığında ise, bir Pierce Brosnan Bond’u gibi başlayıp bir Die Hard filmi -kötü olanlarından- gibi biten bir film ile karşılaşmak, yılın en büyük hayal kırıklıklarından biri oldu. Spectre, sadece eski Bond filmlerinin standartlarıyla değerlendirildiğinde tatmin edici olabiliyor ve ne yazık ki bu kendisi için söylenebilecek en iyi şey.

Büyük 2015 Oscar adayları yazısı

Oscar törenlerini her sene izlerim ama uzun zamandır ödül gecesini bu kadar büyük bir merakla beklediğimi hatırlamıyorum. Bunun nedeni senenin en iyi film adaylarındaki iştah kabartan çeşitlilik. Farklı tür ve tarzlarda oldukça iddialı ve başarılı sekiz film ile karşı karşıyayız. Bir bakalım: Oscar’lardan çok festivallere yakışan bir büyüme hikayesi, alanlarındaki en önemli isimler arasında sayılabilecek adamları anlatan dört biyografi, bir müzik ve gençlik filmine benzemeyen bir müzik ve gençlik filmi, tuhaf, cesur ve özgün bir yıldızlar topluluğu draması ve -ekstra bir tanıma ihtiyaç duymadığını düşünüyorum- bir Wes Anderson filmi. Bu yazıyı hepsini izledikten sonra yazmak isterdim ama henüz altı tanesini izleyebildim ve ödüllere iki gün kaldı. O yüzden başarılı yönetmenler ve blogumun sıkı takipçileri Morten Tyldum ve Ava DuVernay’dan özür diliyor, filmlerini ödüllere kadar izleyeceğime maalesef söz veremiyor ve diğer altı en iyi film adayı hakkındaki görüşlerime geçiyorum:

Match Point

Woody Allen’ın yeni filmi Magic in the Moonlight geçtiğimiz hafta sinemalarımızda gösterime girdi. Öyleyse neden 2005 yapımı Match Point‘i incelemiyoruz?

Match Point, Woody Allen’ın bize Manhattan, Crimes and Misdemeanors, Hannah and Her Sisters ve Annie Hall gibi başyapıtlarını verdiği hayat arkadaşı New York’u bir süreliğine terk edip; Paris, Roma ve Barcelona gibi şehirlerle küçük kaçamaklar yaşadığı Avrupa serüvenini başlatan film. Büyük bir ihtimalle de bu serüvenden çıkmış en iyi iş.

Şahsen birkaçını yukarıda yazdığım klasiklerinin bir hayranı olarak, Woody Allen’ın son yıllarda çektiği filmlerin neredeyse hiçbirini izlerken kendimi bir Woody Allen filmi izliyormuş gibi hissetmedim. Çok kendine has bir dili olduğunu ve kariyeri boyunca kendini istikrarlı bir şekilde tekrar ettiğini düşünürsek, kariyerinin ilerleyen dönemleri hakkında birçok hayranının da benim gibi hissettiğine eminim. Yeni filmlerini kötü bulduğumu söylemiyorum tabii. Tam tersine çoğu gayet güzel filmlerdi. Ama hiçbiri Woody Allen’ın filmografisinden konuşurken adından fazla söz edilecek filmler değillerdi.

Match Point hariç.

Kötü işlerin ve iyi işsizlerin sorumluları

Şu cümleler tanıdık geliyor mu?

“Biz dizi çekmeyi beceremiyoruz. Bir yabancıların yaptıklarına bak, bir de bizimkilere.”

“Hollywood’da ancak klişe dolu, bol efektli boş filmler çekiliyor. Bir de Avrupa filmlerine bakın. İşte onlar sinemadan anlıyorlar.” 

Büyük ihtimalle geliyordur. Zira birbirini tekrar eden, yüzeysel ve kolay tahmin edilebilir işlerden haklı olarak sıkılan bazı insanlar bu ve benzeri cümleleri yorulmaksızın dile getiriyorlar.

Tepkileri gayet iyi anlıyor ve en azından çıkış noktalarına hak veriyor olsam da bu cümlelerin, doğru gözlemlerin yanlış yorumlanmaları sonucu ortaya çıktığını düşünüyorum.

Sin City: A Dame to Kill For – Eski günleri hatırlamak

Son on yılda Hollywood’dan çıkmış en heyecan verici filmlerden birinin devamını izlemeye gidiyorsanız, içinizde merak ve heyecan ile birlikte doğal olarak biraz endişe de yer alabilir. Zamanında gişede başarı elde etmiş birçok filmin adının, insanların ilgileri hala canlıyken cüzdanlarından biraz daha para çıkarmalarını sağlamak amacıyla çekildiği çok belli olan zorlama devam filmleri yüzünden nasıl lekelendiğini biliyoruz.

Sadece korkuların boşa çıkmasını görmek bile güzel. Dokuz yıllık bekleyişin ardından gelen A Dame to Kill For, bize kendisinden beklediğimiz birçok şeyi veriyor: Ucuz diyaloglar, maço adamlar, fettan kadınlar, bolca kurşun, bolca kan, ve hepsinden önemlisi, o ilk görüşte aşık olduğumuz siyah beyaz dünyadan büyüleyici görüntüler. Bunlara, atmosfere zarar veren bazı eklemeler ve bazı mecburi eksiklikler de eklenince, filmi izlemek güzel zamanlar geçirdiğiniz bir yerde yıllar sonra çıkılan bir yürüyüş gibi, acı/tatlı bir deneyim haline geliyor. Temponun bariz bir şekilde düşmesi, ilk filmden aradığımız yüzler, Bruce Willis’in karizmatik bir hayalet olarak etrafta dolanması ve babasının evindeki fotoğraflarda kin dolu bir pozla kendini gösteren sarı piç, bize hüzünlü bir şekilde ilk filmi hatırlatıyor.