By the Sea

Güneşli bir günde, üstü açık bir araba ile Güney Fransa sahillerinde yapılan bir yolculuğun sonunda söyleyebildiğiniz tek şey “Balık kokusu alıyorum” ise, pek mutlu biri değilsinizdir. Eski bir dansçı olan Vanessa(Angelina Jolie Pitt) hakkında söylenebilecek çok şey olsa da, söylerken kesinlikle emin olabileceğimiz şeylerden bir tanesi mutlu biri olmadığı. Evli bir kadının olabileceği kadar yalnız ve yalnızlıktan çok bu yalnızlığın paylaşılması ile ilgili problemleri var. Saklamak için biraz daha fazla çaba gösterse de, kocası Roland da(Brad Pitt) mutlu biri olmaktan olabildiğince uzak. Ayrıca kendisi bir yazar ve yeteri kadar sorunu yokmuş gibi bir de yazarları anlatan çok sayıda filmin favori konularından olan yazar tıkanıklığından muzdarip. Çift, hem Roland’ın yaratıcı potansiyelinin açığa çıkmasına, hem de bir değişikliğe her şeyden çok ihtiyacı olduğu aşikar olan evliliklerine yardımcı olabilmesi için, hayatta yapılabilecek en iç açıcı değişikliklerden birini yaparak Güney Fransa’ya gidiyor ve bir sahil kasabasında bulunan eski bir motele yerleşiyor. Fakat tahmin edebileceğiniz üzere, genelde olduğu gibi, sahne değişikliği ne kadar büyük olursa olsun, karakterlerin değişmesine yetmiyor.

Büyük 2015 Oscar adayları yazısı

Oscar törenlerini her sene izlerim ama uzun zamandır ödül gecesini bu kadar büyük bir merakla beklediğimi hatırlamıyorum. Bunun nedeni senenin en iyi film adaylarındaki iştah kabartan çeşitlilik. Farklı tür ve tarzlarda oldukça iddialı ve başarılı sekiz film ile karşı karşıyayız. Bir bakalım: Oscar’lardan çok festivallere yakışan bir büyüme hikayesi, alanlarındaki en önemli isimler arasında sayılabilecek adamları anlatan dört biyografi, bir müzik ve gençlik filmine benzemeyen bir müzik ve gençlik filmi, tuhaf, cesur ve özgün bir yıldızlar topluluğu draması ve -ekstra bir tanıma ihtiyaç duymadığını düşünüyorum- bir Wes Anderson filmi. Bu yazıyı hepsini izledikten sonra yazmak isterdim ama henüz altı tanesini izleyebildim ve ödüllere iki gün kaldı. O yüzden başarılı yönetmenler ve blogumun sıkı takipçileri Morten Tyldum ve Ava DuVernay’dan özür diliyor, filmlerini ödüllere kadar izleyeceğime maalesef söz veremiyor ve diğer altı en iyi film adayı hakkındaki görüşlerime geçiyorum:

Sin City: A Dame to Kill For – Eski günleri hatırlamak

Son on yılda Hollywood’dan çıkmış en heyecan verici filmlerden birinin devamını izlemeye gidiyorsanız, içinizde merak ve heyecan ile birlikte doğal olarak biraz endişe de yer alabilir. Zamanında gişede başarı elde etmiş birçok filmin adının, insanların ilgileri hala canlıyken cüzdanlarından biraz daha para çıkarmalarını sağlamak amacıyla çekildiği çok belli olan zorlama devam filmleri yüzünden nasıl lekelendiğini biliyoruz.

Sadece korkuların boşa çıkmasını görmek bile güzel. Dokuz yıllık bekleyişin ardından gelen A Dame to Kill For, bize kendisinden beklediğimiz birçok şeyi veriyor: Ucuz diyaloglar, maço adamlar, fettan kadınlar, bolca kurşun, bolca kan, ve hepsinden önemlisi, o ilk görüşte aşık olduğumuz siyah beyaz dünyadan büyüleyici görüntüler. Bunlara, atmosfere zarar veren bazı eklemeler ve bazı mecburi eksiklikler de eklenince, filmi izlemek güzel zamanlar geçirdiğiniz bir yerde yıllar sonra çıkılan bir yürüyüş gibi, acı/tatlı bir deneyim haline geliyor. Temponun bariz bir şekilde düşmesi, ilk filmden aradığımız yüzler, Bruce Willis’in karizmatik bir hayalet olarak etrafta dolanması ve babasının evindeki fotoğraflarda kin dolu bir pozla kendini gösteren sarı piç, bize hüzünlü bir şekilde ilk filmi hatırlatıyor.