By the Sea

Güneşli bir günde, üstü açık bir araba ile Güney Fransa sahillerinde yapılan bir yolculuğun sonunda söyleyebildiğiniz tek şey “Balık kokusu alıyorum” ise, pek mutlu biri değilsinizdir. Eski bir dansçı olan Vanessa(Angelina Jolie Pitt) hakkında söylenebilecek çok şey olsa da, söylerken kesinlikle emin olabileceğimiz şeylerden bir tanesi mutlu biri olmadığı. Evli bir kadının olabileceği kadar yalnız ve yalnızlıktan çok bu yalnızlığın paylaşılması ile ilgili problemleri var. Saklamak için biraz daha fazla çaba gösterse de, kocası Roland da(Brad Pitt) mutlu biri olmaktan olabildiğince uzak. Ayrıca kendisi bir yazar ve yeteri kadar sorunu yokmuş gibi bir de yazarları anlatan çok sayıda filmin favori konularından olan yazar tıkanıklığından muzdarip. Çift, hem Roland’ın yaratıcı potansiyelinin açığa çıkmasına, hem de bir değişikliğe her şeyden çok ihtiyacı olduğu aşikar olan evliliklerine yardımcı olabilmesi için, hayatta yapılabilecek en iç açıcı değişikliklerden birini yaparak Güney Fransa’ya gidiyor ve bir sahil kasabasında bulunan eski bir motele yerleşiyor. Fakat tahmin edebileceğiniz üzere, genelde olduğu gibi, sahne değişikliği ne kadar büyük olursa olsun, karakterlerin değişmesine yetmiyor.

Sevgi sözcükleri

Bu yazının, Jack Nicholson ve Shirley MacLaine’in gözlerimizi farklı sahnelerde farklı şekillerde yaşarttığı 1983 tarihli James L. Brooks filmi hakkında olmasını inanın çok isterdim. Ama söylenmesi gereken önemli şeyler var ve her zaman yaptığım gibi onlara odaklanacağım.

 

İşte soylarının bir an önce tükenmesini dilediğim bazı popüler sevgi sözcükleri, ve gerçek anlamları:

 

“Senin yerin ayrı.”

Bu sözü kime hangi tartışma esnasında söylerseniz söyleyin, ortamın bir nebze de olsa yumuşadığını göreceksiniz:

“Allah belanı versin!”

“Senin de!”

“Bak, senin yerin bende ayrı…”

“Ya ama…”

Eğer bir kişinin yelkenleri suya indirmesi mümkünse, bu söz o etkiyi mutlaka yaratacaktır. Peki senin yerin ayrı demek iyi bir şey olmak zorunda mı? Tabii ki değil. Burada sorulması gereken soru şu: Ayrı olan o “yer” neresi? Loca da bir yerdir, kale arkası da. Babil’in bahçeleri de, Bilecik şehirler arası otobüs terminali de. Birisi sizi ayrı bir yerde tutuyorsa, bu o yerin güzel ya da önemli olduğu manasına gelmek zorunda mı?

 

Spectre eleştirisi

Dokuz yıl önce, sevdiğimiz ama Jason Bourne gibi daha modern, daha inandırıcı beyaz perde ajanlarının yanında raf ömrünü doldurmaya başladığını da üzülerek kabul etmek zorunda kaldığımız 007’yi canlandıracak bir sonraki aktörün Daniel Craig olduğunu duymak pek az kişide büyük bir heyecan yaratmıştı. Aralarında bulunduğumu söylemekten gurur duymadığım büyük bir çoğunluk, Heath Ledger’ın Joker’i canlandıracağı duyulduğunda bazı çevrelerden yükselen tepkileri hatırlatan bir tür muhafazakar ön yargı hareketine kapılıp aktörün rol için ne kadar kötü bir seçim olduğunu pek de sofistike sayılmayacak şekillerde ifade etmişti. Şahsen ben Craig’in James Bond’un baş düşmanı, dünyayı ele geçirmeye çalışan çelik bakışlı süper kötü rolü için seçmelere katıldığında fark edilmiş olabileceğini düşünmüştüm.

Derken Casino Royale geldi ve bütün ön yargılar, önceki 007 filmlerinden alışık olmadığımız o basit ama etkili açılış sahnesinde Bond ile kısa ve acı verici bir kavgaya girişen adamla birlikte bir kaşık suda yavaş yavaş boğuldu. Tekrar ayaklanmaya çalıştıklarında ne olduğunu da bu yazıyı okuyanlara anlatmama gerek yok sanırım. Karşımızda karizmasından ödün vermese de hiçbir zaman bir playboy gibi görünmeyen, Martini’sinin çalkalanmış ya da karıştırılmış olmasını umursamayan, saçının fönünü ya da smokininin ütüsünü bozmaktan çekinmeyen, en yakındaki bilim kurgu filminden ödünç alınmış gibi duran son teknoloji ürünü aletler yerine basit bir el tabancası ya da sadece çıplak ellerini kullanan; acı çekişini, korkularını ve zayıf yönlerini görebildiğimiz, daha insan bir Bond vardı ve bu adamın perdedeki her saniyesini izlemek heyecan vericiydi. Böyle başlayan seri, büyük bir potansiyelin profesyonelce harcanışını hayal kırıklığıyla izlediğimiz Quantum of Solace ve Sam Mendes’in güçlük çekmeden kalbimizi tekrar kazanmayı başardığı Skyfall ile devam etti.

Bunların ışığında bakıldığında, kendisini sevmeyenlerin bile en azından hakkını yememek adına seriye yeni bir soluk getirdiğini kabul edeceği Daniel Craig’i James Bond olarak son kez izleyeceğimiz Spectre, yılın en heyecan verici sinema olaylarından biri oluyordu. Yine bunların ışığında biraz daha yakından bakıldığında ise, bir Pierce Brosnan Bond’u gibi başlayıp bir Die Hard filmi -kötü olanlarından- gibi biten bir film ile karşılaşmak, yılın en büyük hayal kırıklıklarından biri oldu. Spectre, sadece eski Bond filmlerinin standartlarıyla değerlendirildiğinde tatmin edici olabiliyor ve ne yazık ki bu kendisi için söylenebilecek en iyi şey.

Konuşmak bedava

Yazan: Perşembe, Eylül 3, 2015 0 , , , , Permalink 2

konuşmak bedava

yazmak da öyle

geç olur vakit

haydi o halde…

                                                      -anonim

a. Facebook’ta paylaşılan bir ölüm haberini beğenmek tam olarak ne anlama geliyor?

b. Facebook demişken…Sık sık gözlemlediğim bir olay var: Birisi bir şey paylaşıyor. Başka birisi de onu görüp, beğenmeden paylaştıktan sonra o paylaşımı ilk yapan kişi “Paylaşmışsın bari bir beğenseydin!” gibisinden bir şey söylüyor. İyi de…Şarkıyı sen mi besteledin be adam! Ya da resim diyelim, tabloyu sen mi yaptın! Sen paylaşırken Jack Nicholson’dan ya da Bruno Mars’tan izin aldın mı? Bu tepki o kadar benimsenmiş ki bazıları bir şeyi paylaşmadan önce altına bir yorum bırakıp “İzninle paylaşıyorum.” ya da “İzninle çalıyorum.” diyor. Ne için kimden izin istiyorsunuz?

Justin Bieber vs Led Zeppelin

Kısa bir süre önce, güvenilirlik derecesi ne bilgim dahilinde ne de umrumda olan bir kaynaktan Justin Bieber’ın birkaç ay sonra masum kulaklara taciz girişimlerinde bulunmak amacıyla ikinci kez ülkemiz topraklarına adım atacağını duydum. Doğal olarak ilk başta pek önemsemedim ama bir süre sonra aklıma iki şey geldi. Birincisi Justin’in(kendisine hayranları gibi bu şekilde seslenmeme izin vardır diye umuyor ve yine de bu yazıyı okuduğu zaman bu samimiyetime bozulursa hitap şeklimi düzelteceğime söz veriyorum) ülkemizde geçtiğimiz yıllarda verdiği konser öncesi haberlerde gördüğümüz ağlayan, sızlanan ve ses tellerinden doğru kullanılması halinde çeşitli korku filmlerine büyük katkıları olabilecek bir dizi titreşim yayan genç kızlar. İkincisi de başka bir dertleri yokmuşcasına bu çocukları eleştiren, onlarla alay eden ya da onları müzik tercihlerinden dolayı aşağılama çabalarına girişen bir grup -büyük bir grup- insan. Etrafta kafaya takıp eleştirecek sayısız şey mevcutken birçok insanın birbirini ne kadar boş konularda eleştirdiği ile ilgili farklı örnekler içeren farklı bir yazı yazmayı düşünüyordum, bu da ona bir giriş teşkil edebilir sanırım.

Düşünmen yeter, düşünmemiz yetmez

Yüz yıldır sağ bileği için pek hayırlı olduğu söylenemeyecek bir pozisyonda düşünmekle meşgul olan Düşünen Adam’a sorun bakalım, bunca zamandır düşünüyorsun, sonuç ne oldu diye. Bakalım ne cevap verecek. Ben sizi zahmetten kurtarayım: Hiçbir şey diyemeyecek. Hiçbir şey diyemeyecek çünkü HDMI kablosu, pena, kalem pil ya da kırmızı pul biber gibi, düşünmek de tek başına bir işe yaramıyor. Örneğin ben üniversite sınavını kazanmayı düşünüyordum ama kazanamadım. Sonra tekrar sınava girdim. Yine kazanmayı düşünüyordum. Yine kazanamadım. Demek ki düşünmek yetmiyormuş. Bir de bir şeyi çok düşünürsen/istersen olur diyenler var. Bu lafı uzun uzadıya tartışmaya bile gerek yok aslında. Yıllardır dünyadaki savaşların, hastalıkların ve açlığın bitmesini isteyen, bunu düşünen o kadar insan var örneğin. Ya da ben, yıllardır Rolling Stones’un Türkiye’ye tekrar gelmesini istiyorum. Ne açlık bitti, ne de Rolling Stones Türkiye’ye tekrar geldi…Demek ki bir şeyi çok düşünüp istemek de tek başına yeterli olmuyormuş.

Büyük 2015 Oscar adayları yazısı

Oscar törenlerini her sene izlerim ama uzun zamandır ödül gecesini bu kadar büyük bir merakla beklediğimi hatırlamıyorum. Bunun nedeni senenin en iyi film adaylarındaki iştah kabartan çeşitlilik. Farklı tür ve tarzlarda oldukça iddialı ve başarılı sekiz film ile karşı karşıyayız. Bir bakalım: Oscar’lardan çok festivallere yakışan bir büyüme hikayesi, alanlarındaki en önemli isimler arasında sayılabilecek adamları anlatan dört biyografi, bir müzik ve gençlik filmine benzemeyen bir müzik ve gençlik filmi, tuhaf, cesur ve özgün bir yıldızlar topluluğu draması ve -ekstra bir tanıma ihtiyaç duymadığını düşünüyorum- bir Wes Anderson filmi. Bu yazıyı hepsini izledikten sonra yazmak isterdim ama henüz altı tanesini izleyebildim ve ödüllere iki gün kaldı. O yüzden başarılı yönetmenler ve blogumun sıkı takipçileri Morten Tyldum ve Ava DuVernay’dan özür diliyor, filmlerini ödüllere kadar izleyeceğime maalesef söz veremiyor ve diğer altı en iyi film adayı hakkındaki görüşlerime geçiyorum:

Sevgililer Günü üzerine

Sevgililer Günü’nü kutlamayı saçma ve gereksiz buluyorum. Bunun ilk başta pek orijinal bir düşünce gibi durmadığının farkındayım. Hatta son yıllarda sosyal medyada yapılan paylaşımlara bakarsak, bu özel günü eleştirmenin kutlamaktan daha popüler bir hale geldiğini de görebiliriz. Yine de, sık karşılaştığımız bazı eleştirilerin de pek mantıklı olmadığını düşünüyor ve Sevgililer Günü’nü kutlamamak için daha geçerli nedenlere dikkat çekmek istiyorum.

Sin City: A Dame to Kill For – Eski günleri hatırlamak

Son on yılda Hollywood’dan çıkmış en heyecan verici filmlerden birinin devamını izlemeye gidiyorsanız, içinizde merak ve heyecan ile birlikte doğal olarak biraz endişe de yer alabilir. Zamanında gişede başarı elde etmiş birçok filmin adının, insanların ilgileri hala canlıyken cüzdanlarından biraz daha para çıkarmalarını sağlamak amacıyla çekildiği çok belli olan zorlama devam filmleri yüzünden nasıl lekelendiğini biliyoruz.

Sadece korkuların boşa çıkmasını görmek bile güzel. Dokuz yıllık bekleyişin ardından gelen A Dame to Kill For, bize kendisinden beklediğimiz birçok şeyi veriyor: Ucuz diyaloglar, maço adamlar, fettan kadınlar, bolca kurşun, bolca kan, ve hepsinden önemlisi, o ilk görüşte aşık olduğumuz siyah beyaz dünyadan büyüleyici görüntüler. Bunlara, atmosfere zarar veren bazı eklemeler ve bazı mecburi eksiklikler de eklenince, filmi izlemek güzel zamanlar geçirdiğiniz bir yerde yıllar sonra çıkılan bir yürüyüş gibi, acı/tatlı bir deneyim haline geliyor. Temponun bariz bir şekilde düşmesi, ilk filmden aradığımız yüzler, Bruce Willis’in karizmatik bir hayalet olarak etrafta dolanması ve babasının evindeki fotoğraflarda kin dolu bir pozla kendini gösteren sarı piç, bize hüzünlü bir şekilde ilk filmi hatırlatıyor.

Ünlü reklam sloganları…Dürüst eklemeler ile

Reklamcılık…Yaratıcı dehanın, saniyeler içinde tomurcuklanıp rengarenk çiçekler açması…Üstün hayal gücünün; olgun, taze ve lezzetli meyvelerini cömertçe önümüze sunması…Sanat ile eğlencenin, duygu ile düşüncenin sımsıkı kucaklaşıp büyülü bir oka dönüşerek insanı aynı anda hem kalbinden, hem de beyninden vurması.

Ya da çarpık argümanlar ve ucuz kelime oyunları ile insanlara kanser, obezite, kalp ve damar hastalıkları vs. satma çabası.

Bazı ünlü reklam sloganları ve…Yaptığım bazı küçük, masum, dürüst eklemeler…