“Tahrik olmamayı öğrenin!” hakkında

Ülkemizde son yıllarda maalesef sık duyulan, son günlerde ise maalesef daha da sık duyulan bu sözün pek mantıklı olduğunu düşünmüyorum.

Abdullah Çakıroğlu’nun, Kurban Bayramı’nda kendisiyle aynı otobüste yolculuk eden ve böyle kutsal bir günde şort giyme gafletine düşen Ayşegül Terzi’yi “manevi duygularının coşması” ile tekmelemesinden sonra, “tahrik olmamayı öğrenin” ve türevleri sosyal medyada biraz daha sık karşımıza çıkar oldu. İlginç bir şekilde zeki ve aklı başında insanların da paylaştığı bu söz bazı kulaklara ilk başta gerekli geliyor olabilir fakat aslında kendisi hem pek elle tutulur bir yanı olmayan, hem de yanlış noktayı hedefleyen bir emir.

Bunu biraz açalım.

Justin Bieber vs Led Zeppelin

Kısa bir süre önce, güvenilirlik derecesi ne bilgim dahilinde ne de umrumda olan bir kaynaktan Justin Bieber’ın birkaç ay sonra masum kulaklara taciz girişimlerinde bulunmak amacıyla ikinci kez ülkemiz topraklarına adım atacağını duydum. Doğal olarak ilk başta pek önemsemedim ama bir süre sonra aklıma iki şey geldi. Birincisi Justin’in(kendisine hayranları gibi bu şekilde seslenmeme izin vardır diye umuyor ve yine de bu yazıyı okuduğu zaman bu samimiyetime bozulursa hitap şeklimi düzelteceğime söz veriyorum) ülkemizde geçtiğimiz yıllarda verdiği konser öncesi haberlerde gördüğümüz ağlayan, sızlanan ve ses tellerinden doğru kullanılması halinde çeşitli korku filmlerine büyük katkıları olabilecek bir dizi titreşim yayan genç kızlar. İkincisi de başka bir dertleri yokmuşcasına bu çocukları eleştiren, onlarla alay eden ya da onları müzik tercihlerinden dolayı aşağılama çabalarına girişen bir grup -büyük bir grup- insan. Etrafta kafaya takıp eleştirecek sayısız şey mevcutken birçok insanın birbirini ne kadar boş konularda eleştirdiği ile ilgili farklı örnekler içeren farklı bir yazı yazmayı düşünüyordum, bu da ona bir giriş teşkil edebilir sanırım.

Sevgililer Günü üzerine

Sevgililer Günü’nü kutlamayı saçma ve gereksiz buluyorum. Bunun ilk başta pek orijinal bir düşünce gibi durmadığının farkındayım. Hatta son yıllarda sosyal medyada yapılan paylaşımlara bakarsak, bu özel günü eleştirmenin kutlamaktan daha popüler bir hale geldiğini de görebiliriz. Yine de, sık karşılaştığımız bazı eleştirilerin de pek mantıklı olmadığını düşünüyor ve Sevgililer Günü’nü kutlamamak için daha geçerli nedenlere dikkat çekmek istiyorum.

Kötü işlerin ve iyi işsizlerin sorumluları

Şu cümleler tanıdık geliyor mu?

“Biz dizi çekmeyi beceremiyoruz. Bir yabancıların yaptıklarına bak, bir de bizimkilere.”

“Hollywood’da ancak klişe dolu, bol efektli boş filmler çekiliyor. Bir de Avrupa filmlerine bakın. İşte onlar sinemadan anlıyorlar.” 

Büyük ihtimalle geliyordur. Zira birbirini tekrar eden, yüzeysel ve kolay tahmin edilebilir işlerden haklı olarak sıkılan bazı insanlar bu ve benzeri cümleleri yorulmaksızın dile getiriyorlar.

Tepkileri gayet iyi anlıyor ve en azından çıkış noktalarına hak veriyor olsam da bu cümlelerin, doğru gözlemlerin yanlış yorumlanmaları sonucu ortaya çıktığını düşünüyorum.

Başınızı öne eğin, ve telefonunuzu kurcalamaya başlayın…İsterseniz tabii

İnternetin hayatımızın belki de en önemli parçası haline gelmesinden kısa bir süre sonra, zaten yeteri kadar vaktimizi almakta olan cep telefonları da artan kapasiteleri ve yeni özellikleriyle bilgisayarlara yetişti ve böylelikle interneti kullanma şeklimiz bir çeşit evrim geçirmiş oldu.

Tam olarak ne zaman ve nasıl olduğunu anlayamadan -özellikle de internetin ülkemizdeki kullanım şekli ve amacını düşünürsek- oturma odamızdaki masaüstü bilgisayarda yaptığımız birçok şeyi, kalabalık bir otobüste bir elimizi jimnastikçi misali bir demirden ötekine usulca atarken diğer elimizde tuttuğumuz bir telefonda da yapar olduk.

Tabii durum bu olunca, doğal olarak bilgisayar başında fazla vakit geçiren insanlara yönelik eleştiriler, çok kısa sürede akıllı telefonları ile fazla içli dışlı olan insanlara uyarlanmaya başladı.

“Bilgisayar başından kalkmaz”, bir anda “Telefonunu elinden düşürmez” olurken, bir zamanların “Bilgisayarı kapat da biraz dışarı çık“ı da artık “Kafanı şu telefondan kaldır biraz” olmuştu. Çünkü artık sadece dışarı çıkmak yeterli değildi.

Amatör sanatçılar, tahammülsüzlük ve “her önüne gelen”

Yıllardır etrafta ve son zamanlarda daha çok sosyal medyada karşıma çıkan, ve “her önüne gelen” ile bariz bir alıp veremediği olan insanlar beni düşündürüyor. Eminim bu satırları okuyan herkes aşağıdaki cümlelerin hepsini en azından bir kez duymuştur:

“Her önüne gelen fotoğrafçı oldu”

“Her önüne gelen gitarist oldu”

“Her önüne gelen kısa film çekiyor”

“Her önüne gelen şarkıcı oldu”

“Her önüne gelen şair oldu”

Şart olmasa da bahsedilen söz öbeğinin anlatılmak isteneni tam olarak karşılamıyor olmasının altının çizilmesi iyi olur. Gerçekten her önüne gelen elinde fotoğraf makinesi ya da bin liranın altında bir hd kamerayla dolaşıyor olsaydı, inanıyorum ki bu ülke yaşamak için daha güzel bir ülke, bu dünya da yaşamak için daha güzel bir dünya olurdu. Burada genelde iğrenç espriler üretenlerin yaptığını yapıp, bir söz öbeğini kelimesi kelimesine alarak kast edilen -ve insanların o laftan anladıkları- oymuş gibi konuştuğum düşünülebilir. Öyle bir niyetim yok, “her önüne gelen” diyenlerin neyi kast ettiğini biliyorum. Ama yine de, bu tabirin gerçeklerden çok, insanların tahammül edemediklerini fark etme ve onların üzerine yoğunlaşma konusunda ne kadar başarılı olduklarını gösterdiğini düşünüyorum.