By the Sea

Güneşli bir günde, üstü açık bir araba ile Güney Fransa sahillerinde yapılan bir yolculuğun sonunda söyleyebildiğiniz tek şey “Balık kokusu alıyorum” ise, pek mutlu biri değilsinizdir. Eski bir dansçı olan Vanessa(Angelina Jolie Pitt) hakkında söylenebilecek çok şey olsa da, söylerken kesinlikle emin olabileceğimiz şeylerden bir tanesi mutlu biri olmadığı. Evli bir kadının olabileceği kadar yalnız ve yalnızlıktan çok bu yalnızlığın paylaşılması ile ilgili problemleri var. Saklamak için biraz daha fazla çaba gösterse de, kocası Roland da(Brad Pitt) mutlu biri olmaktan olabildiğince uzak. Ayrıca kendisi bir yazar ve yeteri kadar sorunu yokmuş gibi bir de yazarları anlatan çok sayıda filmin favori konularından olan yazar tıkanıklığından muzdarip. Çift, hem Roland’ın yaratıcı potansiyelinin açığa çıkmasına, hem de bir değişikliğe her şeyden çok ihtiyacı olduğu aşikar olan evliliklerine yardımcı olabilmesi için, hayatta yapılabilecek en iç açıcı değişikliklerden birini yaparak Güney Fransa’ya gidiyor ve bir sahil kasabasında bulunan eski bir motele yerleşiyor. Fakat tahmin edebileceğiniz üzere, genelde olduğu gibi, sahne değişikliği ne kadar büyük olursa olsun, karakterlerin değişmesine yetmiyor.

Evli çiftlerin yaşamlarına odaklanan birçok filmde olduğu gibi, bu filmde de çiftimizin evliliğinde sorunlar olduğunu öğrenmemiz uzun sürmüyor. Büyük sorunlar. Nedenlerine dair pek çok şey ima ediliyor, pek az şey söyleniyor. Bu şekilde geçen ve neyse ki durağan olduğu kadar gizemli de olduğu için yeteri kadar ilgi uyandırmayı başaran bir girişten sonra, Vanessa ve Roland’ın yan odasında kalan yeni evli çifti görmemizle birlikte filmin gelişme bölümü başlıyor. Kahramanlarımızın evliliğinde mevcut olmayan ne varsa, bu çiftin evliliğinde mevcut: İlgi, düzenli bir seks hayatı, iletişim ve evet, mutluluk denen o şey. Vanessa ve Roland, yan odadaki mutlu evliliğin farkına vardıktan sonra, birbirlerine yöneltmenin bir sonuç vermediği ilgilerini bu çiftin üzerinde yoğunlaştırıyorlar.

Filmde her ne kadar iki başrol olsa da, ana karakterin film boyunca gizemini koruyan Vanessa olduğu açık. Komşularına kolayca anlaşılabilecek nedenlerden dolayı en çok ilgi duyan da kendisi ve Roland da ona yaklaşabilmek için bu yeni hobisini paylaşıyor. Bu ilk başlarda işe yarıyor: Mutlu komşularının hayatlarına onları duvardaki bir delikten gözetlemek suretiyle gösterdikleri ilgi sayesinde; Vanessa ile Roland’ın ilk defa yakınlaşmalarına tanık oluyoruz. Bu kulağa ne kadar sağlıklı geliyorsa, Vanessa ve Roland’ın ilişkisi de o kadar sağlıklı. Zira sağlıklı bir çift gibi görünmeye en fazla yaklaştıkları sahne, yine sağlıklı olmaktan olabilecek en uzak şeyi yaptıkları sahne oluyor. Tabii ki başlarda işe yarayan bu formül çok uzun bir süre boyunca işlemiyor ve üçüncü perdede, tahmin edilebilir ama etkileyici bir katarsis ile en çok merak ettiğimiz şeyi, çiftin sorunlarının kaynağını öğreniyoruz.

İç mekan sahnelerinin estetik bir şekilde dekore edilmiş tarihi bir motel ve otantik kafelerde geçtiği, dış mekan çekimlerinin ise Malta sahillerinde gerçekleştirildiği bir film yapıyorsanız, bu film 70’li yıllarda geçiyorsa ve görüntü yönetmeniniz sektördeki usta isimlerden Christian Berger ise, kamera arkasında çok kötü bir iş çıkarmanız zor ve Angelina Jolie’nin By the Sea’de teknik açıdan çok iyi bir iş çıkardığını söyleyebilirim. Filmde kötü görünen tek bir kare yok ve filmi durdurup en azından bir-iki dakika boyunca hayranlıkla izlemeyeceğiniz görüntülerin sayısı gerçekten az. Manzaralardan iç mekan tasarımına, kıyafetlerden makyaja kadar her şey filmin geçtiği zaman ve mekan düşünüldüğünde olabileceği kadar güzel görünüyor. Filmin en etkili yanının da görsellik olduğu söylenebilir. Diyalogların fazla güçlü olmadığı ve karakterlerin derinlemesine incelenmediği yönündeki eleştiriler anlaşılabilir ama film anlatmak istediği kadarını görüntülerle neredeyse şiirsel bir şekilde anlatmakta gayet başarılı olduğu için diyaloglardaki kısırlığın ve yüzeyselliğin filme darbe vurmaktan çok ikili arasındaki iletişim kopukluğunun vurgulanmasına ve filmin görsel anlatımına hizmet ettiğini düşünüyorum. Ayrıca kelimelerin görüntülerden daha güçlü olduğunu düşünenlere de hatırlatmak isterim ki; istedikleri zaman gidip bir kitap okuyabilirler. Filmi izlerken bir Avrupa filmi izlediğiniz izlenimine kapılıyorsunuz –ki Jolie’nin niyeti de bu- ve Angelina Jolie ve Brad Pitt gibi iki süperstarın varlığı buna gölge düşüremiyor. Tabii burada inandırıcı oyunculukların payı büyük.

Daha önce Mr. And Mrs. Smith’de ve o filmden daha eğlenceli olan çok sayıda kırmızı halı töreninde birlikte izlediğimiz çift, bu filmde çok dozunda bir kimya yakalamış. Angelina Jolie, geçen sene yaptığı bir açıklamada artık oyunculuğu bırakacağını söylemişti. Kariyerinin başlarında Gia ve Girl, Interrupted gibi filmlerdeki başarılı performansları ile dikkatleri üzerine çeken aktris, kendisi gibi görünen bir oyuncunun üzerine yapışması kaçınılmaz olan seks sembolü statüsünden kurtulmayı zamanla başardıysa da, son yıllarda çok fazla kayda değer performans sergileyemedi. Emekli olmasının taraftarı değilim fakat oyunculuk kariyerini bu filmdeki samimi performansı ile bitirmesinin de tatmin edici olacağını düşünüyorum. Fiziksel görünümü nedeniyle zamanında oyunculuk yeteneği en az partnerininki kadar gölgede kalmış Brad Pitt ise son yıllarda sevinerek tanık olduğumuz istikrarını koruyor. Yardımcı bir rolde izlediğimiz Fransız aktör Niels Arestrup, Brad Pitt’ten sahne çalmakta zorlanmıyor ve yeni evli çift rolünde bu filmde yapmaları gereken tek şey güzel görünmek ve sevişmek olan Mélanie Laurent ve Melvil Poupaud, olabildiğince güzel görünüp sevişmek dışında pek bir şey yapmayarak bekleneni veriyorlar.

Edward Albee, bu karakterler ve bu hikaye ile kelimeleri kullanarak çok başarılı bir oyun yazabilirdi. Angelina Jolie ise oyuncuları ve görüntüleri kullanarak minimal ve çok başarılı bir film yapmış. Yeteri kadar şey anlatıyor mu? Evet. Daha fazlasını anlatabilir miydi? Kesinlikle. Peki buna gerek var mıydı? Hayır.

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.

Yorumlarınız: