Büyük 2015 Oscar adayları yazısı

Oscar törenlerini her sene izlerim ama uzun zamandır ödül gecesini bu kadar büyük bir merakla beklediğimi hatırlamıyorum. Bunun nedeni senenin en iyi film adaylarındaki iştah kabartan çeşitlilik. Farklı tür ve tarzlarda oldukça iddialı ve başarılı sekiz film ile karşı karşıyayız. Bir bakalım: Oscar’lardan çok festivallere yakışan bir büyüme hikayesi, alanlarındaki en önemli isimler arasında sayılabilecek adamları anlatan dört biyografi, bir müzik ve gençlik filmine benzemeyen bir müzik ve gençlik filmi, tuhaf, cesur ve özgün bir yıldızlar topluluğu draması ve -ekstra bir tanıma ihtiyaç duymadığını düşünüyorum- bir Wes Anderson filmi. Bu yazıyı hepsini izledikten sonra yazmak isterdim ama henüz altı tanesini izleyebildim ve ödüllere iki gün kaldı. O yüzden başarılı yönetmenler ve blogumun sıkı takipçileri Morten Tyldum ve Ava DuVernay’dan özür diliyor, filmlerini ödüllere kadar izleyeceğime maalesef söz veremiyor ve diğer altı en iyi film adayı hakkındaki görüşlerime geçiyorum:

Whiplash

whiplash

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

J.K Simmons’ın en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülüne aday olan -ve ödüle layık görülme ihtimalini yüksek bulduğum- performansını kısaca anlatmam gerekirse, kendisinin bu filmde Louis Gossett Jr’ın An Officer and a Gentleman‘da ve R. Lee Ermey’in Full Metal Jacket’de oynadığı karakteri canlandırdığını söyleyebilirim: Etrafına korku salan sert, acımasız bir eğitim çavuşu.  Aralarında sadece bir fark var: Onlar ordudaki askerleri eğiten askerler, Simmons ise konservatuvardaki öğrencileri eğiten bir müzisyen.

Whiplash, uzaktan bakıldığında bildik bir hayallerinin peşinden giden çocuk hikayesi gibi duruyor olabilir. Yakından bakıldığında ise hayallerinin peşinden giden çocuğun nispeten gerçekçi hikayesi olduğu görülüyor ve bu ikisinin arasında da üç fark var: Stres, ter ve kan. Bolca. Filmin başlarında, konservatuvarda verilen eğitimin askeri eğitimi aratmaması biraz sanatın doğasına aykırı bir durum ortaya çıkarıyormuş gibi görünebilir. Fakat film ilerledikçe, ciddi müzisyenlerin gelişim süreçlerini diğer birçok popüler müzik filminin aksine gerçek hayattakine yakın bir şekilde yansıttığını görüyorsunuz. Eminim ki saatlerin sürünerek ilerlediği yaz günlerinde takıntılı bir şekilde durmak bilmeksizin gam çalışmış olan konservatuvar öğrencileri kendilerini filmdeki karaktere yakın bulacaklardır. İzleyen birçok kişinin de en iyi film ödülünü alamayacağını bildiğini düşündüğüm Whiplash; eğlenceli, ciddi, insanı caz dinlemeye -belki de çalmaya, kim bilir?- özendirecek güzel bir film.

Boyhood

968full-boyhood-screenshot

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Boyhood’un çekimleri 12 yıl sürmüş. Biliyorum bu daha önce defalarca söylenmiş ve yazılmıştı ama yine de birkaç gözden kaçmayı başarabilmiş olması ihtimalini düşündüm ve ne olur ne olmaz diye tekrar vurgulamayı uygun gördüm. Boyhood‘daki Boy olan Mason’ın 6 yaşından 18 yaşına gelene kadarki hayatını anlatan filmin çekimleri 2002 yılında başlayıp 2013 yılında bitmiş.

Durum bu olunca film doğal olarak büyük bir ilgi görüyor ve ister istemez akla bazı soruları getiriyor: Aynı film sıradan bir süreç sonunda ortaya çıkmış olsaydı en iyi film ödülüne aday olur muydu? Ya da; filmin 12 yılda çekilmiş olması, başka hiçbir şekilde yapılamayacak neyin yapılmasını, başka hiçbir şekilde ulaşılamayacak neye ulaşılmasını sağladı? Emin değilim. Filmin sonlarına doğru, depresif ergenizm diye tabir edebileceğimiz felsefi akımdan inciler döken Mason’ı izlerken, o hepimizin bildiği “…..dün gibi hatırlıyorum” hissine kapıldım. Mason’ın bacak kadar bir çocuk olduğu zamanları dün gibi hatırlıyordum. Tabii Mason yalnızca iki saat önce bacak kadar bir çocuktu ama yine de bu duyguda filmin yapım sürecini biliyor olmamın bir payı var mı yoksa bilmiyor olsaydım da öyle hisseder miydim emin olamadım. Peki acaba böyle bir fikri bir belgesel ile uygulamak nasıl bir sonuç doğururdu?

Şahsen somut bir konusu olmayan, sadece insanların hayatlarından kesitler sunan filmleri her zaman sevmişimdir. Bu filmde ise biraz hayal kırıklığına uğradığımı söyleyebilirim çünkü daha ilginç olaylar ve Mason’ın gelişim ve değişimine dair daha fazla şey görüp, olgunlaşma sürecini daha net bir şekilde takip edebileceğimi umuyordum . Yine de ikinci bir izlenmeyi hak ediyor. Sanırım Birdman ile birlikte bu senenin en güçlü adayı olacak.

American Sniper

american_sniper

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Birçok kişinin Amerika -ve daha spesifik olmak gerekirse Irak savaşı- hakkındaki düşüncelerinin kurbanı olmuş bir film. Aslında anlaşılmayacak bir durum da değil. Afişe bakalım: American Sniper – Amerika Tarihindeki En Ölümcül Keskin Nişancı yazısı ve dalgalanan Amerikan bayrağının arkasında arz-ı endam eden yağız bir Bradley Cooper.

Evet, görünen bu ama bazen görünen köye de bir klavuz gerekiyor zira filmin ne Amerika, ne de politika ile bir alakası var. Filmden Amerika’nın Irak’a müdahalesini çıkartıp yerine tarihteki herhangi bir zamanda, herhangi bir coğrafyada herhangi iki topluluğun arasında geçen bir savaşı koyabilirsiniz ve değişen bir şey olmaz. Sanırım en adili, alışılmışın dışında tek bir çatışma sahnesi barındırmayan bu filmin bir karakter çalışması olduğunu söylemek olur. Savaşın, askerlerin kişisel ve aile hayatlarına olan etkisini, 160 ceset ile afişin de dediği gibi Amerikan tarihinin en ölümcül keskin nişancısı Chris Kyle’ın hikayesi ile anlatan bir çalışma. Kendini arkadaşlarını korumaya adayan Chris Kyle; kimilerinin ironik olduğunu söyleyebileceği bir şekilde, geçtiğimiz sene Texas’da psikolojik sorunları olan bir arkadaşına yardım etmeye çalışırken onun tarafından vurularak öldürüldü. Filmde Clint Eastwood’un, Chris Kyle olabilmek için neleri gözden çıkarabilmek gerektiğini göstermeye çalıştığını söyleyebiliriz.

Amerikan Sniper, izleyici üzerindeki etkisi izleyicinin filmi izlemek için ne kadar hevesli olduğuna göre değişecek bir film. Şahsen ne bir savaş filmi, ne de bir karakter çalışması olarak benzerlerinden sıyrılabildiğini düşünmüyorum. Bradley Cooper’ın takdiri hak eden bir performansı vardı ama bu seneki adayları düşünürsek film gibi onun da şansının yüksek olmadığını söyleyebiliriz.

Birdman

birdman

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Birdman yaklaşık iki saat sürüyor ve filmde gözle görülür 16 kesme var. Ortalama bir film için -o ne demekse artık- bu sayının 1000’i aştığını söylersem oldukça destekli ve kabul edilebilir bir sallama olur. Filmin tamamına yakını, Steve Scott’un şu videoda açıkladığı tekniklerin de yardımıyla bir plan-sekans gibi görünecek şekilde çekilmiş. Daha çok soy isimlerini telaffuz etmekte zorluk çektiğimiz büyük yönetmenler tarafından ustalıkla kullanıldığını bildiğimiz bu yöntemin kanımca en güzel etkisi insanı filmin içine alarak oraya, o ana götürmesi. Yaşlanmış ve unutulmuş bir film yıldızının, tabiri caizse hayatını ortaya koyduğu bir tiyatro projesinin gala gecesine kadarki birkaç günü sağ salim atlatabilmek için oyuncular, ailesi -ya da aile olarak geriye ne kaldıysa- ve istikrarlı deliliği ile verdiği mücadelede onun yanında koşuşturabilmek, bu senenin paha biçilemez sinema deneyimlerinden biriydi. Kamera, oyunculuk ve kurgu ile Birdman, tam bir sinema virtüözlüğü gösterisiydi.

The Theory of Everything

the_theory_of_everything

 

 

 

 

 

 

 

Stephen Hawking, yaşayan en popüler bilim adamı. Kendisini çok satanlar raflarının yanı sıra Star Trek’te, Simpsons’da, The Big Bang Theory’de, sayısız internet memesinde ve bu sene bir diğer önemli bilim adamını canlandıran Benedict Cumberbatch’in yorumuyla 2004 yapımı bir BBC filminde görmüştük.

Bu sefer nispeten biraz daha büyük bir yapımla karşımızda ve ben bir şeylerin eksik kaldığını hissediyorum. Görüntüleri itibariyle iyi bir televizyon filmi hissi vermesinin dışında, fiziğe bu kadar büyük katkılarda bulunmuş birinin hayatını anlatan bir filmin, odak ayarı yapmaya çalışırken kişisel hayat/bilim dengesini biraz daha farklı kurmasını isterdim. Tabii bu tamamen kişisel bir yaklaşım. Filmin Hawking’in eşi ile olan ilişkisine yoğunlaştığı biliniyor zaten, aksini iddia ediyor değiller. Yine de bu adamın hayatının çok daha büyük bir potansiyel barındırdığını düşünüyorum. Örneğin -bir filmi eleştirmek için başka bir filmi örnek göstermek hoşuma gitmese de- aklıma ister istemez A Beautiful Mind geliyor. Bir başka dehanın yaşamını anlatan filmde adamın sağlık problemi, kişisel hayatı ve bilimsel çalışmaları çok uygun bir orantı ile ele alınmıştı. Bu filmde onu bulamadım.

Bunlar dışında, Eddie Redmayne’in, abartıya kaçmanın çok kolay olduğunu düşündüğüm tehlikeli bir rolde son derece gerçekçi bir performans sergilediğini söylemem lazım. Bu filmi izleyene kadar en iyi erkek oyuncu ödülünü Michael Keaton’un alacağını düşünüyordum. İçten içe hala da onun almasını istiyorum ama dürüst olmak gerekirse Redmayne daha zor bir rolün altından başarıyla kalkmış ve ödül ona gidecek gibi. Film ise tabii ki en iyi film ödülünü alamayacak.

The Grand Budapest Hotel

the_grand_budapest_hote

 

 

 

 

 

 

 

 

 

En sevdiğimi sona bıraktım. Sitemin teması siyah-beyaz ve resimleri de buna uydurmaya çalışıyorum ama bir Wes Anderson filminden alınan bir kareyi renklerden arındırmak haksızlık olurdu.

Bazı adamlar vardır; ya seversiniz, ya da nefret edersiniz. İşte Wes Anderson o adamlardan değil. Bir insan Wes Anderson’dan nasıl ve neden nefret edebilir bilmiyorum. Benzer şekilde bazı filmler vardır; ya seversiniz, ya da nefret edersiniz. The Grand Budapest Hotel de o filmlerden biri değil. The Grand Budapest Hotel sevilecek bir film. The Grand Budapest Hotel insanı üzebilecek bir film. İnsanı mutlu edebilecek bir film. Tuhaf bir film. Bir yerinde mutlaka kendinizi bulabileceğiniz bir film. Gitmek isteyeceğiniz yerler göreceğiniz bir film. Komşu ya da arkadaş olmak isteyeceğiniz ama çevrenizde pek sık rastlayamayacağınız insanları göreceğiniz bir film. The Grand Budapest Hotel, bitmesini istemediğiniz bir masal gibi bir film. Bütün Wes Anderson filmleri gibi. Umarım spoiler vermemişimdir.

Sonuç:

Bana göre yılın en iyi filmi(adaylar arasında): The Grand Budapest Hotel

Oscar’ı kim alır: Ben nereden bileyim?*

*Büyük ihtimalle Birdman ya da Boyhood.

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.

Yorumlarınız: