Bu hafta neler oldu? 23/10/2016

Kuzey Kore’nin Füze Testi -Tekrar!- Başarısız Oldu

kuzey-kore-duzensiz-fiiller

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Güney Kore’nin askeri kaynaklarının söylediğine göre -ki görebilecek kadar yakında olduklarını düşünürsek doğru kabul edebiliriz- Kuzey Kore’nin yeni bir füze test atışı daha başarısızlıkla sonuçlandı. Bu, kendilerinin bu yılki sekizinci füze testi oldu. Bu sekiz denemeden ise yalnızca bir tanesi başarıya ulaştı. ABD, “kışkırtma” olarak nitelediği eylemi kınadı. Kuzey Kore’den bu kınamayı ne kadar umursadığına dair bir açıklama ise henüz gelmedi.

Başarısızlıklarının devamını dilesem de; kanser, AIDS ve Ebola’yı iyileştiren mucizevi bir ilaç bulmayı başaran bilim adamlarına ve  3 yaşında araba kullanmayı öğrenen, 9 yaşında yat yarışları kazanan bir lidere sahip bir ülkenin orta menzilli bir füzeyi fırlatmayı becerememesine hayret ediyorum.

Bu hafta neler oldu? – 09/10/2016

Worldometers’a göre 7.4 milyar, US Census Bureau’ya göre 7.3 milyar, bana göre ise çok fazla insanın yaşadığı dünyamızda, geride bırakmakta olduğumuz bu hafta içinde neler olmuş bir bakalım:

Endonezyalı bir IT analisti, yol üzerindeki elektronik billboard’da porno yayını yaptığı için tutuklandı.

endonezya

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

24 yaşındaki bu arkadaş, teknik bir açık yakaladıktan sonra billboard’da yayınlanan içeriği bir Japon pornosu ile değiştirmiş. Şahsi fikrim iyi bir şey yaptığı. Zira çocuğum olsaydı margarinin ne kadar sağlıklı olduğunu söyleyen ya da ona benzer bir palavra sıkan ucuz bir reklamdansa pornoya maruz kalmasını tercih ederdim. Porno sitelerin yasak olduğu, hatta dizi ve filmlerdeki öpüşme sahnelerinin bile kesildiği Endonezya’da yapmak için güzel bir eylem. Ayrıca resimden göründüğü kadarıyla ortada gayet erotik -hatta abartmak olmayacaksa romantik- bir durum söz konusu. Adam kötü niyetli olsaydı kolaylıkla daha rahatsız edici bir şeyler bulabilirdi.(2 girls 1 cup ya da Halil Söyletmez videoları gibi)

Adam bunu yaptığı için 6 yıllık bir hapis cezası ile karşı karşıya kalmış…Ne diyeyim, yanlış ülkede doğmuş…Ya da, doğru ülkede doğmamış.

Video 5 dakika boyunca billboard’da oynamış. Daha sonra da elektriği kesmişler. Neden 5 dakika sürdüğünü hepimiz biliyoruz sanırım.

“Tahrik olmamayı öğrenin!” hakkında

Ülkemizde son yıllarda maalesef sık duyulan, son günlerde ise maalesef daha da sık duyulan bu sözün pek mantıklı olduğunu düşünmüyorum.

Abdullah Çakıroğlu’nun, Kurban Bayramı’nda kendisiyle aynı otobüste yolculuk eden ve böyle kutsal bir günde şort giyme gafletine düşen Ayşegül Terzi’yi “manevi duygularının coşması” ile tekmelemesinden sonra, “tahrik olmamayı öğrenin” ve türevleri sosyal medyada biraz daha sık karşımıza çıkar oldu. İlginç bir şekilde zeki ve aklı başında insanların da paylaştığı bu söz bazı kulaklara ilk başta gerekli geliyor olabilir fakat aslında kendisi hem pek elle tutulur bir yanı olmayan, hem de yanlış noktayı hedefleyen bir emir.

Bunu biraz açalım.

Kaç Yaşındasınız?

Yazan: Salı, Mayıs 24, 2016 0 , , Permalink 0

“İdam mahkumlarıdır aslında ihtiyarlar.”

-Attila İlhan

 

“Aslında hepimiz idam mahkumlarıyız.”

-Ben

 

Kaç yaşındasın?

Bilmem…Her sene değişiyor.

-Anonim

 

Dünyanın en zor sorusunu bilmiyorum -benim adayım “Neden?” olurdu- ama en azından sağlıklı insanlar için dünyanın en kolay sorusunun “Kaç yaşındasın?” olduğundan eminim. Eğer “İsmin ne?” sorusunun daha kolay olduğunu düşünüyorsanız size bu ülkede ismi Keklik, Abaza, Satılmış hatta Cem olan insanların yaşadığını söyleyecek ve bu konudaki kararınızı tekrar gözden geçirmenizi rica edeceğim. Artık dünyanın en kolay sorusunun “Kaç yaşındasın?” olduğundan eminsek, konuya girebiliriz.

Neden birçok insan dünyanın en kolay sorusuna yanlış cevap vermekle kalmayıp, verdikleri yanlış cevabı savunmak adına, sonlandırmak için ilkokul birinci sınıf matematiğinden daha fazlası gerekmeyen anlamsız bir tartışmaya giriyor?

Eşcinsel Evliliği Yapmanız İçin Birkaç Neden

Yazan: Çarşamba, Şubat 24, 2016 0 , , Permalink 9

Eşcinsel evliliği, az kişiyi ilgilendiren ama çok kişinin ilgilendiği bir konu. Böyle olduğu için de sık sık tartışılıyor ve tartışılırken çok sayıda farklı kafa ve ağızdan çok sayıda farklı ses ve gürültü çıkıyor. Kimisi eşcinsel evliliği gibi bir kepazeliğin Türk aile yapısını bozacağını söylüyor. Haklı oldukları söylenebilir. Zira kocasından düzenli aralıklarla dayak yiyen kadın geleneğinin bozulmasının Türk aile yapısına ciddi bir darbe vuracağı kesin. Kimileri -bu grubun çoğunluğu “İnsanlar maymundan geliyorsa şimdiki maymunlar neden insan olmuyor?” sorusunu soranlar olmalı- o zaman çok eşlilik ve akraba evlilikleri de serbest olsun gibi derin argümanlar ortaya atıyorlar. Tabii bir de çoluğumuzun çocuğumuzun ahlakı bozulursa endişesi içinde olanlar var. En çok da onlara hak veriyorum. Sırf evlenmek başka şartlar altında büyük ahlaksızlık olan cinsel ilişkiyi kabul edilebilir kılıyor diye iki adamın birbiriyle evlenmesi kabul edilebilir mi?

Bunlar ve bunlara benzeyen nedenlerden ötürü, ileride bir gün homoseksüellerin birbirleri ile evlenebilecekleri düşüncesi, bazı insanların korkulu rüyası haline gelmiş durumda. Tabii bu insanların bağnaz ya da homofobik olduklarını düşündüğümü sanmayın. Olmadıklarını biliyorum. Çoğunun eşcinsel tanıdıkları var. Hatta kiminin eşcinsel arkadaşları bile var. Yine de, bu gibi insanları rahatlatacağını düşündüğüm bir liste hazırladım. Eşcinsel evliliğin iyi yanlarını, hatta onu normal evlilikten daha iyi kılan yanlarını göstererek içlerini rahatlatmayı düşünüyorum. Onlar da ilerde çocuklarının bilgisayarlarını karıştırırken beklemedikleri bir arama geçmişi ya da resim ile karşılaşırlarsa, o kadar da kötü bir durumda olmadıklarını bilecekler.

Eşcinsel evliliği, normal evlilikten daha iyidir. İşte nedenleri:

Yeni Metin Belgesi

 

Hava durumunu ruh hallerini ifade etmek için kullanan insanlardan size de gına gelmedi mi? Ne zaman hava bulutlu olsa, iki damla yağmur yağsa hemen birisi çıkıp “Hava bugün ruh halimi yansıtıyor.” der. İyi de, bize ne? Sana ruh halini kim sordu ki? Ayrıca dikkat edin, bu kişiler nedense güneşli günlerde kendilerini iyi hissetseler bile havanın ruh hallerini gösterdiğini söylemezler. Güneşli bir günde “Hava ruh halimi yansıtıyor, bugün çok mutluyum!” diyen birini duyamazsınız. Fakat ne zaman hava kapansa, ruh hallerini paylaşacakları tutar. Ayrıca kapalı havanın herkes için aynı şeyi ifade ettiği ne malum? Benim en sevdiğim havalar kapalı, bulutlu, sağanak yağışlıdır. Dolayısıyla birisi bana böyle bir havanın ruh halini yansıttığını söylerse, onun dünyanın en mutlu insanı olduğunu düşünebilirim. Ruh halinizi ifade etmek için başka yollar bulun. Örneğin sıfat ve zarfları kullanabilirsiniz. Daha da iyisi: Ruh halinizi ifade etmeyin. Zira kimsenin umurunda değil.

By the Sea

Güneşli bir günde, üstü açık bir araba ile Güney Fransa sahillerinde yapılan bir yolculuğun sonunda söyleyebildiğiniz tek şey “Balık kokusu alıyorum” ise, pek mutlu biri değilsinizdir. Eski bir dansçı olan Vanessa(Angelina Jolie Pitt) hakkında söylenebilecek çok şey olsa da, söylerken kesinlikle emin olabileceğimiz şeylerden bir tanesi mutlu biri olmadığı. Evli bir kadının olabileceği kadar yalnız ve yalnızlıktan çok bu yalnızlığın paylaşılması ile ilgili problemleri var. Saklamak için biraz daha fazla çaba gösterse de, kocası Roland da(Brad Pitt) mutlu biri olmaktan olabildiğince uzak. Ayrıca kendisi bir yazar ve yeteri kadar sorunu yokmuş gibi bir de yazarları anlatan çok sayıda filmin favori konularından olan yazar tıkanıklığından muzdarip. Çift, hem Roland’ın yaratıcı potansiyelinin açığa çıkmasına, hem de bir değişikliğe her şeyden çok ihtiyacı olduğu aşikar olan evliliklerine yardımcı olabilmesi için, hayatta yapılabilecek en iç açıcı değişikliklerden birini yaparak Güney Fransa’ya gidiyor ve bir sahil kasabasında bulunan eski bir motele yerleşiyor. Fakat tahmin edebileceğiniz üzere, genelde olduğu gibi, sahne değişikliği ne kadar büyük olursa olsun, karakterlerin değişmesine yetmiyor.

Sevgi sözcükleri

Bu yazının, Jack Nicholson ve Shirley MacLaine’in gözlerimizi farklı sahnelerde farklı şekillerde yaşarttığı 1983 tarihli James L. Brooks filmi hakkında olmasını inanın çok isterdim. Ama söylenmesi gereken önemli şeyler var ve her zaman yaptığım gibi onlara odaklanacağım.

 

İşte soylarının bir an önce tükenmesini dilediğim bazı popüler sevgi sözcükleri, ve gerçek anlamları:

 

“Senin yerin ayrı.”

Bu sözü kime hangi tartışma esnasında söylerseniz söyleyin, ortamın bir nebze de olsa yumuşadığını göreceksiniz:

“Allah belanı versin!”

“Senin de!”

“Bak, senin yerin bende ayrı…”

“Ya ama…”

Eğer bir kişinin yelkenleri suya indirmesi mümkünse, bu söz o etkiyi mutlaka yaratacaktır. Peki senin yerin ayrı demek iyi bir şey olmak zorunda mı? Tabii ki değil. Burada sorulması gereken soru şu: Ayrı olan o “yer” neresi? Loca da bir yerdir, kale arkası da. Babil’in bahçeleri de, Bilecik şehirler arası otobüs terminali de. Birisi sizi ayrı bir yerde tutuyorsa, bu o yerin güzel ya da önemli olduğu manasına gelmek zorunda mı?

 

Spectre eleştirisi

Dokuz yıl önce, sevdiğimiz ama Jason Bourne gibi daha modern, daha inandırıcı beyaz perde ajanlarının yanında raf ömrünü doldurmaya başladığını da üzülerek kabul etmek zorunda kaldığımız 007’yi canlandıracak bir sonraki aktörün Daniel Craig olduğunu duymak pek az kişide büyük bir heyecan yaratmıştı. Aralarında bulunduğumu söylemekten gurur duymadığım büyük bir çoğunluk, Heath Ledger’ın Joker’i canlandıracağı duyulduğunda bazı çevrelerden yükselen tepkileri hatırlatan bir tür muhafazakar ön yargı hareketine kapılıp aktörün rol için ne kadar kötü bir seçim olduğunu pek de sofistike sayılmayacak şekillerde ifade etmişti. Şahsen ben Craig’in James Bond’un baş düşmanı, dünyayı ele geçirmeye çalışan çelik bakışlı süper kötü rolü için seçmelere katıldığında fark edilmiş olabileceğini düşünmüştüm.

Derken Casino Royale geldi ve bütün ön yargılar, önceki 007 filmlerinden alışık olmadığımız o basit ama etkili açılış sahnesinde Bond ile kısa ve acı verici bir kavgaya girişen adamla birlikte bir kaşık suda yavaş yavaş boğuldu. Tekrar ayaklanmaya çalıştıklarında ne olduğunu da bu yazıyı okuyanlara anlatmama gerek yok sanırım. Karşımızda karizmasından ödün vermese de hiçbir zaman bir playboy gibi görünmeyen, Martini’sinin çalkalanmış ya da karıştırılmış olmasını umursamayan, saçının fönünü ya da smokininin ütüsünü bozmaktan çekinmeyen, en yakındaki bilim kurgu filminden ödünç alınmış gibi duran son teknoloji ürünü aletler yerine basit bir el tabancası ya da sadece çıplak ellerini kullanan; acı çekişini, korkularını ve zayıf yönlerini görebildiğimiz, daha insan bir Bond vardı ve bu adamın perdedeki her saniyesini izlemek heyecan vericiydi. Böyle başlayan seri, büyük bir potansiyelin profesyonelce harcanışını hayal kırıklığıyla izlediğimiz Quantum of Solace ve Sam Mendes’in güçlük çekmeden kalbimizi tekrar kazanmayı başardığı Skyfall ile devam etti.

Bunların ışığında bakıldığında, kendisini sevmeyenlerin bile en azından hakkını yememek adına seriye yeni bir soluk getirdiğini kabul edeceği Daniel Craig’i James Bond olarak son kez izleyeceğimiz Spectre, yılın en heyecan verici sinema olaylarından biri oluyordu. Yine bunların ışığında biraz daha yakından bakıldığında ise, bir Pierce Brosnan Bond’u gibi başlayıp bir Die Hard filmi -kötü olanlarından- gibi biten bir film ile karşılaşmak, yılın en büyük hayal kırıklıklarından biri oldu. Spectre, sadece eski Bond filmlerinin standartlarıyla değerlendirildiğinde tatmin edici olabiliyor ve ne yazık ki bu kendisi için söylenebilecek en iyi şey.